İletişimRandevu Al
tiroid-bezinin-hizli-calismasi-icin-ne-yapilmali-1200x500.jpg

Tiroid bezinin hızlı çalışması için ne yapılmalı konusunu ele alırken öncelikle tiroid bezinin az çalışması konusuna temas etmek gerekir. Tiroid bezinin çalışmasının azaldığı duruma tiroid yetmezliği ‘hipotiroidizm’ adı verilir. Bu durumdaki tiroid bezi az hormon salgılar. Kan tahlili yapılarak ölçülen tiroid hormonları (T3 ve T4) normalden düşüktür. Bu durumda metabolizma yavaşlar ve hastada buna bağlı belirti ve şikayetler ortaya çıkar. Tiroid yetmezliği farklı nedenlerle oluşabilir. Tiroid bezinin hızlı çalışması için ne yapılmalı sorusuna cevap vermeden önce tiroid yetmezliği konusuna değinelim.

Tiroid Yetmezliği Nedenleri

Tiroid yetmezliği nedenlerinin başında ‘Hashimoto tiroiditi’ denilen bir hastalık vardır. Ancak hastalığın nedeni bilinmemektedir, burada tiroid bezi hasara uğramakta, normal ve yeterli çalışamamaktadır. Hashimoto tiroiditinin görülme sıklığı geçtiğimiz yıllar içinde giderek artmaktadır. Bu hastalıkta önce tiroid bezi büyür, yani guatr vardır, ancak yıllar içinde bez küçülür ve hormon salgılayamaz hale gelir. Hashimoto tiroiditi hastalarının kanında, vücudun tiroid bezine karşı ürettiği ‘anti-TPO’ ve ‘anti-Tiroglobulin antikorları’ denilen maddeler yüksek bulunur. Tiroid ultrasonografik incelemesinde; normalde homojen olması gereken tiroid dokusu, heterojen granüler bir yapıda görüntülenmektedir.

Tiroid bezinin hızlı çalışması için ne yapılmalı ? Tiroid yetmezliğine neden olan bir diğer durum da tiroid bezi ameliyatlarıdır. Ameliyat sonrası yeterli hormon salgılayacak kadar doku kalmayınca gelişir. Bu hastalarda belirli aralıklarla kan tahlili yaparak tiroid hormonlarını ölçmek ve izlemek gerekmektedir. Ameliyatla tiroid bezinin tamamının veya büyük bir bölümünün alındığı hastalarda tiroid hormon ilaçlarından biri (Euthyrox, Levotiron veya Tefor) günlük olarak mutlak alınmalıdır ve ömür boyu devam etmelidir.

Tiroid yetmezliğine neden olan bir diğer durum da radyoaktif iyot tedavisi yapılan hastalardır. Bu hastalarda tiroid bezi tahrip edildiğinden yeterli hormon salgılanamaz ve tiroid yetmezliği gelişir.

Tiroid bezinin hızlı çalışması için ne yapılmalı ? Başka bazı durumlarda da tiroid bezinin yeterli çalışmaması, yani hipotiroidi görülebilir. Bunlar arasında; bazı ilaçların uzun süre kullanılması (interferon, interlökin, lityum, amiodaron), baş ve boyuna ışın tedavisi (radyoterapi) yapılması sayılabilir.

Ayrıca, şeker hastaları, kansızlığı olanlar, romatoid artriti olanlar, 60 yaşın üzerindeki kadınlar, kanda yüksek yağ düzeyleri (Kolesterol, trigliserid gibi), depresyon hastaları, çocuğu olmayan veya adet düzensizliği olan kadınlar da tiroid yetmezliği için risk gurubundadırlar.

Yukarıda belirtilen nedenlerden hangisi ile gelişmiş olursa olsun, tiroid yetmezliği olan bir hastada oluşabilen şikayetler ve bulgular şunlardır; halsizlik, güçsüzlük, kolay yorulma, üşüme, soğuğa tahammülsüzlük, seste kısıklık ve kalınlaşma, el, yüz ve bacaklarda şişlik, göz etrafında şişlik, ciltte kuruma, kabalaşma veya kalınlaşma, saçlarda dökülme, kas krampları, depresyon, uyku bozukluğu, uyku hali, kabızlık, adetlerde düzensizlikler, kilo alma, hafızanın zayıflaması, hatırlamada zorluk, nabız sayısında azalma, hareketlerde yavaşlama, terlemede azalma.

Tiroid yetmezliğini saptamak için kullanılan en önemli testler; ‘kanda TSH ve serbest T4 düzeylerinin ölçümü’dür. TSH düzeyi yüksek, serbest T4 düzeyi düşük bir hastada belirgin tiroid yetmezliği vardır. T4 ve T3 düzeyi normal, ancak sadece TSH yüksek ise hafif derecede tiroid yetmezliği vardır ve bu durumun da tedavi edilmesi gerekir. Ayrıca hipotiroidili hastaların 1/3’ünde ‘kansızlık (anemi), ‘demir eksikliği’ ve ‘B12 vitamin eksikliği’ de olabilir ve bunlara da bakılmalıdır. Kadınlarda ‘prolaktin’ hormon yüksekliğinden de tiroid yetmezliği sorumlu olabilir ve böyle hastalarda öncelikle tiroid yetmezliği düzeltilmelidir.

Tiroid bezinin hızlı çalışması için ne yapılmalı

Tiroid bezinin hızlı çalışması için ne yapılmalı sorusunun yanıtı günümüzde ne yazık ki bilinmemektedir. Bu nedenle tiroid yetmezliği olan hastaların büyük bir bölümünün tedavisinde ömür boyu tiroid hormon ilaçları kullanılması gerekmektedir. Nadiren ‘Hashimoto tiroiditi’ hastalarında kendiliğinden düzelme olabilir.

Tiroid hormon tabletleri hastalığın şiddetine göre günde bir kez ağızdan uygun bir dozda başlanır. Aralıklı kontroller ile kandaki T4 ve TSH düzeyleri normal sınırlar içinde olacak şekilde doz ayarlanır. Sonrasında da 6 ay-1 yıllık kontroller ile dozu artırmak veya azaltmak gerekebilir ve çoğu hastada hormon tabletleri ömür boyu kullanılır. Eğer hasta gebe kalmışsa ilacın dozu başlangıçtan itibaren ayarlanmalıdır. Hormon tabletleri aç karna, yemekten en geç yarım saat önce alınmalıdır. Varsa diğer ilaçlarla birlikte alınmamalıdır. Hashimoto tiroiditi olan hastalar mutlaka iyotsuz tuz kullanmalıdır. Hashimoto tiroiditli hastalarda yüksek olan anti-TPO ve anti-Tiroglobulin antikorları hastalığı yapan veya oluşturan protein yapısındaki maddelerdir. Tedavide tiroid hormon ilaçlarının kullanımı ile bunların düzeylerinde azalma olmaz ve azaltacak bir ilaç da henüz yoktur.

Son yıllarda, gıda takviyesi olarak selenyum alınmasının, Hashimoto tiroiditli hastalardaki yüksek anti-TPO ve anti-Tiroglobulin antikor düzeylerini azalttığı bildirilmiştir. Ancak bu bilgi ve başka maddelerin bu antikorlara olan etkileri araştırma aşamasındadır. Günümüzde halen, tiroid bezi tarafından eksik salgılanan tiroid hormonlarının, ömür boyu günlük ağızdan alınan hormon tabletleri ile normal düzeye getirilmesi dışında kalıcı bir tedavi sağlanamamış olup tiroid bezinin hızlı çalışması için ne yapılmalı sorusu yanıtlanamamıştır.

Prof. Dr. Zekai Pekkafalı tarafından hazırlanan Tiroid bezinin hızlı çalışması için ne yapılmalı içeriğimiz burada sona eriyor.


FISTUL.jpg

Fistül yazı başlıklı makalemizde konuya dair bilgilendirmelere ulaşabilirsiniz. Fistül nedir? Perianal Fistül Ameliyatı konuları hakkında bilgilere ulaşabilirsiniz.

Fistül nedir?

Fistül, kelime anlamı kanal veya yol demektir. Vücudumuzdaki kanal şeklinde veya içi boş organların arasında normalde olmaması gereken bir bağlantın oluşmasına fistül denir. Özellikle sindirim sistemi borusunun her yerinde ve değişik nedenlerle farklı organlarda oluşabilir, ancak bir hastalık olarak kast edilen fistül, bir ağzı anüs etrafındaki deride, diğer ağzı ise kalın barsağın son bölümü olan rektum içinde olan bağlantı kanalı ve yolu olarak görülür. Buna anal fistül veya perianal fistül adı da verilir. Bu bölgede fistül ile karıştırılabilen başka hastalıklar da vardır; örneğin, perianal apse, anal fissür, hemoroid (basur) ve plenoidal sinüs (kıl dönmesi) bunlar arasındadır. Anal fistülün toplumda görülme sıklığı yaklaşık olarak 10.000’ de 1‘ dir.

Her iki cinste de görülmekle birlikte kadınlara göre erkeklerde görülme sıklığı daha fazladır. Hastalarda anal fistüllerin sayısı, derecesi, yerleşim bölgeleri farklı olabilmekte, tedavi yaklaşımları ve ameliyatları da buna göre nispeten daha kolay veya güç olabilmektedir. 

Anal fistül nasıl oluşur? Kalın barsağın son bölümü olan anüste kanalın kayganlığını sağlayan salgı bezlerinin tıkanması ile başlar, sonra buraya enfeksiyon eklenir ve bu iltihaplı kanal, anüs çevresinden deriye doğru kendine bir kanal oluşturarak cilde açılır. Anal fistüllerin çoğunluğu önce bir apse şeklinde başlar ve daha sonra bu apsenin deriye açılması ile oluşurlar. Bunun dışında barsakları etkileyen bazı hastalıklar (inflamatuar barsak hastalıkları, crohn hastalığı, tüberküloz, kanser gibi) nedeniyle de fistül gelişebilir. Bu nedenle karmaşık hastalarda, yapılan ameliyat sonrası tekrarlayan, iyileşmeyen, fazla sayıda iç ve dış deliği bulunan hastalarda, bu hastalıklar da dikkate alınarak gerekli görüntüleme tetkikleri ile (rektoskopi, kolonoskopi, rektal ultrasonografi, MR gibi) ileri araştırmalar yapmak gerekir.

Bu radyolojik görüntüleme yöntemleri ile, fistülün iç ve dış delik yerleri, sayısı, uzunluğu, genişliği, izlediği yol veya yollar, anüsün iç ve dış kasları ile ilişkisi ve bu bölgenin anatomik yapısı detaylı bir şekilde görüntülenir.

İlginizi Çekebilir: İntravenöz

Anal fistülü olan hastalarda genellikle dışkılama sırasında makatta ağrı, makat bölgesinden gelen pis kokulu bir akıntı, çamaşırında sürekli bir ıslaklık ve kirlenme şikayetleri vardır. Bazen fistülün dış deliğini de görebilirler. Enfeksiyonun şiddetine göre bazen ateş yüksekliği olabilir.

Muayenede hastalığın teşhisi makat bölgesine bakılarak konur. Dış deliğin görüldüğü ve belirgin olduğu hastalarda teşhis kolaydır. Tedavisi ameliyattır, ancak ameliyat öncesinde hastanın detaylı incelenmesi için bazı görüntüleme yöntemlerine ihtiyaç vardır. Öncelikle endorektal ultrasonografi (ERUS) veya magnetik rezonas görüntüleme (MR) yapılarak fistülün iç deliği, fistül kanalının izlediği yol ve çevresindeki kas yapıları görüntülenerek radyolojik olarak incelenir. Ameliyattan önce, hastanın bu bölgeden eski bir ameliyatı olup olmadığı, bu bölgeyi etkileyebilen başka hastalıklarının (Crohn vb) olup olmadığı ve anüs kaslarının sağlamlığı iyi araştırılmalıdır.

Perianal fistül ameliyatı

Perianal fistüller ilaçla veya ameliyat dışı başka yöntemlerle tedavi edilemez, kendiliğinden iyileşmesi de çok nadirdir. Tedavide mutlaka ameliyat gereklidir. Ameliyatla tedavi edildiğinde bile tekrarlama ihtimali az değildir. Ameliyatın daha yüksek başarıda yapılabilmesi için anorektal bölgede deneyimli olan genel cerrahlar tarafından yapılması gerekir. Ameliyatla tedavi genel anestezi veya spinal anestezi altında yapılabilirse de genel anestezi tercih edilir. Anal fistüllerin büyük çoğunluğu basit fistül olup ameliyatta iç ve dış delikler arasındaki bütün fistül kanalı açılarak çıkarılır ve temizlenir. Fistül yolu açık bırakılır ve 15-20 gün içinde bu açık bölüm vücut tarafından yeni oluşan dokularla kendiliğinden kapanarak iyileşir.

Basit olmayan karmaşık fistüllerde farklı cerrahi tedavi yöntemleri de vardır. Ameliyatta özellikle anüs kaslarının korunması veya bu kaslarda hasar varsa onarılması önemlidir, aksi takdirde ameliyat sonrası hastanın dışkısını tutamama ve kaçırması gibi istenmeyen durumlarla karşılaşılacaktır. Son yıllarda uygulanan yeni cerrahi tedavi teknikleri ile tedaviler daha başarılı sonuçlar vermektedir. Hastaların ameliyat sonrası hissettikleri ağrı azdır. Yaklaşık olarak hastanede kalış süreleri 1-2 gün, tamamen iyileşme süreleri 15-20 gündür. Ameliyattan sonraki dönemde en fazla endişe edilen durum tekrarlama ihtimalidir. Günümüzdeki ileri teknik cerrahi tedavilere rağmen garantili bir tedavi yöntemi yoktur ve fistülün yine de tekrarlama ihtimali bulunmaktadır. Tedavinin başarısındaki en önemli faktörlerden birincisi, ameliyatı yapan cerrahın bu konudaki deneyimidir.


idrarda-protein-kacagi-nedir.jpg

İdrarda protein kaçağı sorunsalı hastalarımızın bizlere sıkça sorduğu sorunlardandır. Bu yazımızda idrarda protein kaçağı nedir, neden olur, tedavisi nasıldır ve gebelikteki durumlardan bahsedeceğiz. Konu ile ilgili sorularınızı alt kısımdaki form bölümünden veya iletişim sayfamızdan bizlere iletebilirsiniz.



     

    İdrarda protein kaçağı nedir ?

    Yediğimiz besinlerin önemli bir bölümünü oluşturan preteinler sindirilerek kana geçerler ve kan dolaşımı ile böbreklere gelirler. Böbrekler, kanda bulunan zararlı maddeleri filtre ederek idrar yoluyla atarken, proteinlerin idrara geçmesine izin vermez. Bununla birlikte, ateş, hipertansiyon, diyabet ve en sıklıkla da böbrek bozuklukları gibi bazı durumlarda, böbrek etkili bir şekilde çalışamaz. Bu, proteinlerin idrara kaçmasına neden olur. Çeşitli böbrek hastalıklarında bu filtreler (nefron veya glomerüller) hasarlandığında idrarda protein kaçağı görülür.

    İdrarda Protein Kaçağı Nedir Tedavisi Sebepleri Nelerdir Nasıl Önlenir ? Gebelikte idrarda protein kaçağı | İdrarda protein kaçağı olanlar nasıl beslenmeli?

    Protein kaçağı kaç olursa tehlikelidir ?

    Normalde idrarda günde 150 miligramın altında protein bulunabilir. 24 saatlik idrarda bunun üzerindeki miktarlarda protein olmasına proteinüri (idrarda protein kaçağı) denir. Ancak klinik olarak hastalık kabul edilen ciddi protein kaçakları günlük 1 gramın üzerinde olan idrar protein değerleridir.

    Günlük 3 gramı geçen değerler olduğunda, nefrotik düzeyde proteinüri var demektir. İdrarda az miktarda protein olması, bilhassa albümin denilen küçük moleküllü proteinlerin görülmesi hipertansiyon ve diyabet hastalarında böbreklerin etkilendiğini gösteren bir erken dönem bulgusudur (mikroalbuminüri). İdrarda protein kaçağının hastalar tarafından hissedilen belirli bir belirti veya bulgusu yoktur.

    Genellikle proteinüri, hastaların yaptırdığı rutin idrar analizi sırasında tesadüfen fark edilir. Hastalarda protein kaçağı arttıkça; idrarda köpüklenme, vücutta aşırı su tutulmasına bağlı şişlikler, nefes darlığı gibi belirtiler ortaya çıkabilir. Şiddetli proteinürili hastalarda kanda albümin düşüklüğü ve buna bağlı vücut bölümlerinde sıvı birikimleri, ödem ve şişlikler görülebilir. İdrarda protein kaçağı ciddi bir durumdur ve doğru bir şekilde araştırılıp, sebebinin ortaya konulup, etkili bir şekilde tedavi edilmediği durumlarda, hastada kronik böbrek yetmezliği olması oldukça yüksek ihtimaldir.

    Protein kaçağı neden olur ?

    İdrarda protein kaçağı hastalığın türüne göre geçici ya da kalıcı olabilir. Ateşli hastalıklar, vücudun susuz kalması (dehidrasyon), kalp yetmezliği hastalıkları, gebelik, ağır ve zorlu egzersizler, stres ve sportif fiziksel aktiviteler yapılması gibi durumlar da idrarda geçici protein kaçağına neden olabilir (fonksiyonel proteinüri).

    Bu durumlar mutlaka böbrek bozukluklarını göstermez, gerekli tedaviden sonra protein seviyeleri kendiliğinden normale döner. İdrarda protein kaçağının kalıcı olanları ise; Sistemik Lupus Eritomatozis (Lupus hastalığı), küçük damar iltihapları (Vaskülit), ailesel akdeniz ateşi (FMF), amiloidoz gibi romatolojik hastalıklar, böbrekleri de etkileyerek kalıcı protein kaçağına neden olabilirler.

    Bunların dışında, detaylı ve kesin teşhisleri böbrek biyopsisi yapılarak konulabilen, glomerulonefritler başta olmak üzere çeşitli ve önemli bazı böbrek hastalıklarında da protein kaçağı olur (Nefrotik sendrom, Nefritik sendrom). Bazen mesane enfeksiyonları, kalp hastalıkları, multipl myelom ve bazı ilaçların kullanımı da proteinüri nedeni olabilir.

    Gebelikte İdrar Protein Kaçağı

    Normalde hamilelikte az da olsa bir miktar idrarda protein çıkabilir. Özellikle gebeliğin son haftalarında böbreklerin geçirgenliği arttığından bu normal kabul edilir. Ancak, bazı gebelerde, gebeliğin özellikle son dönemlerinde daha sık olmak üzere, gebelik zehirlenmesi de denilen preeklampsi durumu olmaktadır. Bu gebelerde tansiyon yüksekliği, idrarda protein kaçağı ve vücutta ödem görülmektedir. Annedeki bu durum kan dolaşımının bozulmasına ve bu da anne karnındaki bebeğin kan dolaşımı ile beslenmesini bozmaktadır. Böyle gebelerde, problemin anne ve bebek sağlığı açısından daha ciddi bir durum olan eklampsi riskinden dolayı, erken doğum kararı verilmesi gerekebilmektedir.

    Tedavisi

    İdrarda protein kaçağı bulunan hastaların tedavi prosedürü, altta yatan nedenlere dayanmaktadır. Öncelikle bu hastalar nefroloji uzmanları veya yoksa dahiliye uzmanları tarafından araştırılmalıdır. İlk basamakta detaylı laboratuvar testlerinin yanısıra böbreklerin ve idrar yollarının ultrasonografisi yapılmalıdır. Protein kaçakları böbreklere zarar veren bir durumdur ve sebebinin araştırılması gerekir. Öncelikle geçici ve böbrek dışı sebepler araştırılarak ayırt edilmelidir.

    İdrarda kalıcı ve nefrotik düzeyde protein kaçağı olan hastalarda bunun sebebinin bulunabilmesi için böbrekten biyopsi yapılması ve patolojik mikroskobik incelemeler ile kesin tanı konulması gerekmektedir. Böbrekleri etkileyen romatolojik ve nefrolojik hastalıklarda, biyopsi sonucunda ortaya konulan hastalığa yönelik olarak etkin bir şekilde tedavi yapılmalıdır.

    Nasıl Önlenir

    İdrarda protein kaçağı bulunan hastaların nefroloji uzmanı doktor tarafından muayene ve araştırılması sonucu, bulunan hastalığına yönelik tedavisi dışında, sadece protein kaçağına yönelik özel bir önlem yoktur.

    İdrarında Protein Kaçağı Olanlar Nasıl Beslenmeli ?

    Proteinüri hastalarının kendi başlarına bitkiler, kocakarı ilaçları ve besin takviyeleri alması doğru değildir. Genel olarak bu hastaların beslenmesinde sodyum (tuzsuz diyet) kısıtlaması önemlidir. Hastanın detaylı kesin tanısına ve eşlik eden diğer hastalıklarına (diyabet, vb) uygun olarak beslenme diyeti belirlenmelidir.

    İlginizi Çekebilir:

    Damar Tıkanıklığı

    Doğuştan Kalça Çıkığı


    perkutan-ablasyon-1200x675.jpg

    Ablasyon Nedir ?

    Ablasyon, ısıtarak, dondurarak ya da kimyasal olarak tahrip etme anlamında kullanılan tedavi yöntemlerinin genel bir adıdır. Bu yazımızda ablasyon tedavisi hakkında, perkütan tümör ablasyonlarından söz etmeye çalışacağım.

    Kanser hastalarında vücudun herhangi bir organında bir tümör görüldüğünde tedavideki ilk seçenek şüphesiz ki ameliyatla o tümörün çıkartılması ve hastanın tümörsüz, kansersiz hale dönüştürülmesidir. Ancak, her zaman ve her hastada bu şansımız olamamaktadır. Kanser teşhisi konulan bazı hastalarda, hastalığına eşlik eden başka ciddi durumların olması, örneğin; böbrek yetmezliği, kalp damar hastalıkları gibi, özellikle ileri yaşlardaki hastalarda eşlik eden problemler, bu hastalarda tümör ameliyatlarına engel olabilmektedir. Bu hastaların tedavilerinde ablasyon tedavisi, yani, perkütan tümör ablasyonları kullanabilmektedir.

    Ablasyon nasıl yapılır?

    Perkütan yolla yapılır. Perkütan demek, ciltten iğne ile girilerek tümöre ulaşmak demektir. Önce tümör ablasyon yapan doktorlar (Girişimsel radyoloji doktoru) tarafından en uygun görüntüleme yöntemi ile incelenir. Tümöre en yakın ve uygun giriş noktası cilt üzerinde belirlenir ve işaretlenir. Bu yöntemde; hastaya genel anestezi verilmeden, çoğu zaman iğne giriş noktasına yapılan bir lokal anestezi altında ablasyon tedavisi gerçekleştirilmektedir. Uygun görüntüleme yönteminin kılavuzluğunda (Ultrason, Tomografi, Skopi gibi) tümör ve ciltten girilen iğne görülerek, tümörün içine iğne yerleştirilir.

    Çeşitli ablasyon yöntemleri vardır; lazer ablasyon, radyofrekans ablasyon ve mikrodalga ablasyon yöntemlerinde, kullandığımız iğnenin türüne göre, tümörün içerisine yerleştirildiği zaman, etki mekanizması tümörün ısıtılarak tahrip edilmesi ve yakılması şeklinde olmaktadır. Bu ablasyonlarda tümör hücreleri ve dokusu, yüksek ısıya maruz bırakılarak yakılmakta ve öldürülmektedir. Bu ablasyonlar arasında en sık kullanılan radyofrekans ablasyon veya RF ablasyon denilen yöntemdir. Burada iğnenin uç kısmında ısı oluşumunu sağlayan enerji radyofrekans enerjidir.

    Diğer bir ablasyon yöntemi de kriyoablasyondur. Bu yöntemde ise yine tümörün içine özel bir iğne ile girilir ve tümör dondurularak tahrip edilir. Bu ablasyonda, tümör hücreleri ve dokusu, ileri derecede soğutulup dondurularak tahrip edilmekte ve öldürülmektedir. Bu yöntem diğerlerine oranla daha pahalı bir teknoloji gerektirmektedir.

    Bunun dışında yine tümör içerisine iğne ile girilerek saf etanol ya da asetik asit gibi kimyasal tahrip edici ajanların kullanmasıyla da ablasyon yapılabilmektedir. Bu ablasyonlarda ise tümör hücreleri ve dokusu, kimyasal olarak tahrip edilmekte ve öldürülmektedir. Ablasyon yöntemleri arasında en ucuz yöntem etanol ablasyonudur.

    Tüm bu yöntemlerin uygulandığı hastalarda oldukça başarılı sonuçlar alındığı bildirilen çok sayıda bilimsel çalışmalar yapılmaktadır ve ablasyon tedavileri giderek artan oranda daha sık kullanılmaktadır.

    Ablasyon 1

    Ablasyon Riskleri , Ablasyon Olan Hasta Yorumları ve Ablasyon Sonrası Dikkat Edilmesi Gerekenler

    Ablasyon tedavisi uygulanan hastalarda, açık ameliyatlar ile karşılaştırıldığında ablasyon riskleri daha düşüktür. Hastalarda ablasyon sonrası şikayetler yok denecek kadar azdır. Ablasyon sonrası dikkat edilmesi gerekenler; işlemin hemen sonrasında hastanın nabız, kan basıncı, ateş gibi bulgularının takibinden ibarettir. Ablasyon olan hasta yorumları son derece olumludur. Çoğu zaman hasta işlem sonrası aynı gün normal yaşamına dönebilmektedir.

    Ablasyon Fiyatları 2021

    Ablasyon fiyatı, kullanılan yönteme ve yapıldığı merkeze göre değişiklik göstermektedir. Özel muayenehane, görüntüleme merkezi ve hastanelerde ablasyon ücretleri çok geniş bir fiyat aralığı göstermektedir. Ablasyonda kullanılan iğne, özel ve tek kullanımlıkdır ve nispeten yüksek maliyetlidirler. Kullanılan yönteme göre, örneğin RF ablasyon iğnesi yaklaşık 4.000 TL dir. Laser, Mikrodalga ve Kriyoablasyon sistemleri bundan daha pahalıdır. Etanol ablasyon ise en ucuz yöntemdir. 2021 yılı, İstanbul ili için, Türk Tabipleri Birliğinin yıllık olarak yayınladığı hekim uygulamaları veri tabanındaki asgari ücret listesine göre, ablasyon fiyatı yaklaşık 6.000 TL dir. Bu fiyatlar, özellikle zincir hastane gruplarında, birkaç kat daha yüksek talep edilebilmektedir.

    Kalp Ritm Bozukluklarında Uygulanan Ablasyonlar

    Buraya kadar tümör ablasyonlarından bahsettik. Ablasyon tedavisi ile ilgili bir diğer alan da kalp ritim bozukluklarında uygulanan ablasyonlardır. EPS ablasyon; Elektrofizyolojik Çalışma (EFÇ ya da EPS) kalbin ritim ve iletim bozukluklarının tanısı ve tedavisi amacıyla uygulanan bir girişimsel uygulamadır. Kateter ablasyon, radyo dalgaları verilerek yapılan ritim bozukluğu tedavisidir. Bu yöntemde ilaçlarla kontrol altına alınamayan ritim bozukluklarında ya da hastaların yaşam boyu sürekli ilaç almayı istememeleri halinde uygulanır. Bazı hastalarda ritim bozukluğu yaşamı tehdit edebilecek derecede önemli olabilir. Böyle durumlarda da ilaçlarla kontrol etmek yerine doğrudan kateter ablasyon yöntemi uygulanması gerekebilir. Bu ablasyon işlemi de temelde lokal anestezi ile iğne giriş yerleri uyuşturularak yapılır, bazı durumlarda ise genel anestezi gerekebilmektedir.

    Ablasyon nedir başlıklı içeriğimiz girişimsel radyoloji uzmanı Prof.Dr. Zekai Pekkafalı tarafından kaleme alınmıştır.


    anekoik-kist.jpg

    Daha önce memedeki iyi huylu kitlelerden olan fibrokistten bahsetmiştik.  Bu yazımız Anekoik kist hakkında olacak. Anekoik kist nedir, anekoik kist kendiliğinden geçer mi, yumurtalıkta anekoik kist, anekoik kist kanser midir, memede anekoik kist sorularına cevap bulacaksınız.

    Anekoik Kist Nedir ?

    Anekoik kist, bütün organların ultrasonografik muayenelerinde en sık gördüğümüz, çoğu iyi huylu olan kitlelerdir. Kist kelimesi literatürde içi sıvı ile dolu baloncuklar anlamına gelmektedir.. Ultrasonografide anekoik kist, simsiyah bir yapı olarak görülür. Kistleri en sık gördüğümüz organlar; memeler, yumurtalıklar, böbrekler, tiroid bezi, karaciğer, pankreas, dalaktır.

    Memede anekoik kist; Memedeki iki temel doku yapısı bağ dokusu ve süt bezleridir. Memede bağ dokusu ile sarılı süt kanalları da yer almaktadır. Bağ dokusu oranının arttığı ve yoğunlaştığı meme yapılarında kılcal süt kanallarının tıkanması sonucu fibrokistler oluşmaktadır.

    Bunların çok büyük bir bölümü ultrasonografide anekoik kist şeklinde, simsiyak yuvarlak yapılar şeklinde görülür. Eskiden Fibrokistik Hastalık veya Mastopati dediğimiz bu yapı, kadınlarda çok büyük oranda görüldüğünden ve bu yapının kanser ile ilişkisi olmadığından, artık hastalık yerine Fibrokistik durum veya yapı olarak adlandırmayı tercih etmekteyiz.

    Memede fibrokist (Anekoik kist)

    Memede fibrokist yapısının nedeni kesin olarak bilinmemekle birlikte, hormonal, psikolojik, çevresel nedenler ve beslenme ile ilgili olabileceğine ilişkin çalışmalar yapılmaktadır.

    Kadınların meme ultrasonografilerinde en sık gördüğümüz problemler arasında ilk sırada meme fibrokistleri gelmektedir. Özellikle menapoz öncesi kadınların hemen hemen üçte birinde gördüğümüz bu kistlerin doğru değerlendirilmesi önem taşımaktadır. Meme muayenesinde temel hedef hastada meme kanseri olup olmadığının değerlendirilmesidir. Bu muayenelerde ayırt edilmesi gereken en önemli ve sık karşılaştığımız durumlardan biri memede ele gelen bir veya daha fazla kitlenin varlığıdır. Ele gelen kitlelerin en sık sebebi meme fibrokistleridir.

    Fibrokistik yapıdaki kadınlarda özellikle adet dönemlerinde beliren veya artan ve çoğunlukla koltuk altına doğru yayılan meme ağrısı şikayetleri olabilir. Gün içinde memelerde yanma, batma tarzında olabilir. Bazen de sürekli olur ve dokunma, üzerine yatma ile artabilir.

    Fibrokistlerin sayı ve büyüklükleri fazla ise genellikle ağrı şikayetleri daha da belirgindir. Memede fibrokist bazen yoğun içerikli ve iltihaplı olabilir, bu durumda da belirgin ağrı hissedilir. Bazen göğüs kafesi, omuz veya kalp kaynaklı bir ağrı hisseden hastanın meme ultrasonografisinde ağrı kaynağı olarak, mesela sol memede kist görebiliriz. Ağrılı fibrokistlerin de kanser ile ilişkisi olmadığı anlaşılsa bile ultrasonografi kılavuzluğunda iğne ile boşaltılarak tedavi edilmesi uygun olacaktır.

    Fibrokist belirtileri

    Kistler belirli büyüklüklere ulaşmadan veya yüzeyel yerleşimli değillerse elle muayenede ele gelmezler. Ancak ultrasonografide görülürler. Memede fibrokist belirtileri meme dokusunun kıvamına bağlıdır. Elle muayenede genellikle meme dokuları daha sert kıvamlıdır ve pütür pütür çıkıntılar hissedilebilir. Özellikle adet dönemlerinde daha da artan meme ve koltuk altı ağrıları olur. Meme cildine yakın fibrokistler, eğer yeterince büyükse hasta tarafından eliyle bulunabilir, genellikle yumuşak kıvamlı ve hareket edebilen yapıdadırlar.

    Anekoik kist kanser midir?

    Anekoik kistin fibrokist olduğu kesin ise, bu kist basit kisttir, kanser değildir ve kansere dönüşmez, kanser gelişme riskini de artırmaz. Ultrasonografide; kistin duvarı, sınırları, içinde bölmeleri olup olmadığı, kitle içeriği, damarlanması gibi özelliklerine göre gördüğümüz kisti, basit kist ya da komplike (şüpheli) kist olarak tanımlıyoruz. Kistler bir veya genellikle çok sayıda olur. Çapları birkaç milimetreden 10 cm ye kadar ulaşabilir.

    Bir kisti değerlendirirken büyüklüğünün önemi yoktur. Ultrasonografideki görünüm özellikleri ve yapısı önemlidir. Ultrasonografide; içeriği anekoik mi (yani; simsiyah mı), duvarı düzgün sınırlı mı?, ince mi?, içinde bölmeleri var mı?,

    Bir bölümünde veya duvarında kitle içeriyor mu? Renkli Doppler incelemesinde damarlanması var mı?, kireçlenmesi (kalsifikasyon) var mı? gibi araştırmalar yapılarak kanser yönünden önemli olup olmadığı değerlendirilir. Bu inceleme sonrası şüpheli görülen kistler ultrasonografi kılavuzluğunda meme iğne biyopsisi yapılarak patolojiye gönderilir. Memede elle muayene ile fibrokist ve kanser arasındaki fark kesin olarak ayırt edilemez. Ancak bazen fibrokistler, nispeten daha yumuşak kıvamlı, diğer kitleler ve kanser ise daha sert yapıda olabilir.

    Anekoik kist kendiliğinden geçer mi?

    Meme anekoik kistleri (fibrokistler) genellikle kendiliğinden geçmez, bilinen bir etkili tedavi yöntemi de yoktur. Ultrasonografik muayenede görülen fibrokistler, takip muayenelerinde genellikle sabit sayı ve boyutta seyretmekle birlikte, hastanın hormonal değişimleri ile artma, azalma, büyüme veya küçülme gösterebilir. Genellikle menapoz sonrası küçülür veya kaybolabilirler. Fibrokistlerin seyrinde başta psikolojik stres faktörler olmak üzere bazı olumsuz beslenme tarzlarının (fazla çay, kahve, kola, çikolata tüketimi gibi) rolü de vardır. Bunların düzenlenmesi de yarar sağlayabilir.

    Memede fibrokisti yok eden sihirli bir formül yoktur. Öncelikle ultrasonografi, gerektiğinde mamografi, meme MR, biyopsi gibi radyolojik muayeneler ile bu kistlerin kanser olmadığının anlaşılması gerekir. Kanser ise cerrahi ve onkolojik tedavilere yönlendirmek, basit fibrokist veya iyi huylu bir kitle ise de radyoloji uzmanı tarafından takip edilmesi gerekmektedir.

    Yumurtalıkta anekoik kist

    Kadınlarda ilk adet başlangıcından menapoza kadar süren üreme döneminde yumurtalıklarda normal olarak her ay oluşan ve içinde yumurta hücresi taşıyan, sonra kendiliğinden kaybolan kistler bulunur. Bu kistlere follikül kistleri denir ve ultrasonografide, çapları 3 cm.ye kadar ulaşan, yuvarlak, düzgün sınırlı, anekoik kist şeklinde görülür. Bu bir hastalık değil, tamamen normal bir görünümdür. Ancak bazı kadınlarda, adetin yaklaşık 14. Gününde kaybolması gerekirken bir sonraki adet dönemine kadar kaybolmayan kistler olabilir. Bazen bu kistlerin içine kanama olur ve ultrasonda anekoik kist (simsiyah) değil, gri renkte içerik görülür, bunlara da kanamalı kist denir.

    Buraya kadar anlattığımız yumurtalık kistleri kendiliğinden gelip geçici ve önemsiz basit kistlerdir. Ancak yumurtalıkta kistik kitle yapan, iyi huylu veya kanser olabilen kistik kitleler de olabilir. Bunlar da ultrasonografide anekoik kist şeklinde görülebilir, ancak farklı yapısal özellikler gösterirler. Ultrasonografi ve MR görüntüleme ile bu kistler; duvarı düzgün sınırlı mı?, düzensiz mi?, kalın duvarlı mı?, ince mi?, içinde bölmeleri var mı?, bir bölümünde veya duvarında kitle içeriyor mu?, renkli Doppler incelemesinde damarlanması var mı?, kireçlenmesi (kalsifikasyon) var mı? gibi araştırmalar yapılarak kanser yönünden önemli olup olmadığı araştırılır. İyi huylu kistler kontrolde tutulur, kötü huylu ise ameliyat için değerlendirilir.

    Anekoik kist tedavisi

    Birçok organdaki anekoik kistler basit kistler olduğu için çoğunlukla tedavi gerekmez, ameliyat da gereksizdir. Bazı durumlarda, girişimsel radyolojik yöntemle ultrasonografi kılavuzluğunda iğne ile boşaltılması gerekebilir; Birincisi; eğer ultrasonografide görülen kistin yapısı basit değil de şüpheli bir komplike kist veya yoğun içerikli iltihaplı bir kist ise iğne ile boşaltılarak patolojik inceleme yapılır. İkincisi; görülen kist büyük ve ağrılı ise yine iğne ile boşaltılarak tedavi edilebilir. Üçüncüsü; hastanın eline gelen ve kendisini psikolojik olarak rahatsız eden fibrokistler de iğne ile boşaltılarak hasta rahatlatılır.

    Bu işlemlerin tamamı radyoloji uzmanı tarafından ultrasonografi kılavuzluğunda yapılan tedavilerdir ve radyoloji uzmanı kanser teşhisi koymadığı sürece kesinlikle ameliyata gerek yoktur. Tüm hastalarda kist hastalıklarının özelliklerini araştıracak, tedavi veya ameliyat gerektiren bir durum olup olmadığının teşhisini koyacak, birincil ve temel doktorunuz radyoloji uzmanı olmalıdır.

     


    Meme-Kanseri.jpg

    Meme kanseri kadınlarda en sık görülen kanser türüdür. Yaşam boyu her 8 kadından birinde görülmektedir. Kanser, vücuttaki hücrelerin anormal hızlı çoğalması ve yayılması ile oluşan tümördür. 

    Meme kanseri nedir?

    Meme kanseri, meme dokusunda süt bezleri veya kanallarındaki hücrelerin anormal hızlı çoğalması ile oluşur. Değişik türleri vardır. En sık görüleni, invaziv duktal karsinoma denilen süt kanallarının hücrelerinden kaynaklanan tümörlerdir.  Bunun dışında; duktal insitu karsinama (yine süt kanalları kaynaklı, henüz yayılmamış, başlangıç aşamasındaki kanser), lobuler karsinom (süt bezlerin hücrelerinden kaynaklanır) gibi kanser türleri de vardır.

    Meme kanseri belirtileri

    Memede ağrı, sızlama, koltuk altına, omuza veya kola yayılan ağrı özellikle genç kadınlarda sık hissedilen şikayetlerdir. Bu şikayetlerin nedeni çoğu zaman, fibrokistik hastalık ve premenstrüel sendrom dediğimiz, özellikle adet öncesi günlerde artan, hormonal değişikliklere bağlı yakınmalardır. Bunların kanser ile ilgisi yoktur. Diğer bir şikayet; memede ele gelen oluşumlardır. Bunun da nedeni özellikle genç yaş gurubunda çoğu zaman gördüğümüz fibrokistlerdir. Mutlaka ultrasonografi ile muayene edilerek bunların tümör değil, basit kist olduğu belirlenmelidir. Tümör ise bu, iyi huylu fibroadenom denilen bir kitle veya kanser düşündüren bir tümör olabilir, eğer böyle ise ultrasonografi kılavuzluğunda kalın iğne ile doku biyopsisi yapılmalı ve patolojik kesin teşhis konulmalıdır. Eğer basit kist ise fibrokistik hastalıktır ve bunun da kanser ile ilgisi yoktur.

    Elle muayenede koltuk altında hissedilen bezeler de hastaları korkutmaktadır. Bunlar yüksek ihtimalle büyümüş lenf bezleridir ve ultrasonografi incelemesinde yapısına, boyutlarına ve görünüm özelliklerine bakılarak iyi veya kötü huylu olduğu belirlenmelidir, gerekli durumlarda biyopsi yapılmalıdır. Diğer bir belirti, meme başından akıntı olmasıdır. Akıntı iki taraflı ve beyaz-sarı renkli ise çoğu zaman kanser dışı nedenlerledir, ultrasonografide süt kanalları genişlemiştir. Böyle hastalarda kan tahlili ile prolaktin seviyelerine bakılmalıdır ve hipofiz bezinde hormon salgılayan bir tümör yönünden araştırılmalıdır. Akıntı tek taraflı veya kanlı bir akıntı ise meme kanseri yönünden araştırılmalıdır. Bütün bu şikayetler, ailede (anne, kız kardeş, aneanne, babaanne, tezye, hala) meme kanseri varlığı, doğum ve emzirme yapmamışlık gibi meme kanseri riskinin nispeten biraz daha yüksek olduğu kadınlarda daha titizlikle değerlendirilmelidir.

    İlginizi Çekebilir: Memede Kist Sebepleri ve Tedavisi

    Meme kanseri farkındalık

    Günümüzde, kadınlarda meme kanserinin sık görülmesi ve bu konudaki görsel ve yazılı medyada yapılan toplumsal bilgilendirmeler nedeniyle meme kanserine karşı aşırı bir duyarlılık oluşmuştur. Kadınların büyük bölümü bende de var mı diye sürekli kaygı içinde yaşamaktadır. Kendi kendine elle meme muayenesi yapmakta ve eline gelen her oluşumu kanser sanarak telaşa kapılmaktadır. Bu nedenlerle doktora, mamografiye, ultrasonografiye ve meme MR’ına başvurular aşırı düzeyde artmıştır. Bu görüntülemelerle yazılan raporlardaki her bir ifade acaba kanser mi demektir diye de aşırı kaygı ve korkular duyulmaktadır. Bu endişe, kaygı ve korkuların temelinde, geçmişten bu yana, kanser demek ölüm demektir gibi bir korku yatmaktadır. Bilgi ve farkındalık iyidir, ancak gereksiz endişe, kaygı ve korkular, zarar verici ve yıpratıcıdır.

    Meme kanseri evreleri

    Pek çok kanserde olduğu gibi dört evre söz konusudur. Evre-1 en erken evre, evre-4 en geç evredir. Evre-1’de tümör sadece memede ve küçük boyutlardadır. Evre-2 ve 3’de koltuk altı ve çevre lenf bezlerine yayılım vardır. Evre-4’de ise vücudun başka uzak organlarına (kemik, karaciğer, akciğer gibi) yayılım vardır. 

    Meme kanseri tedavisi

    Tedavi, titiz bir teşhis ve evreleme yapıldıktan sonra uygulanır. Kanserin türü ve evresine göre değişen tedavi yöntemleri vardır. Erken evrelerde tümörün cerrahi olarak alınması öncelikli tedavidir. Uygun tümörlerde sadece tümörün alınarak memenin tamamının alınmadığı meme koruyucu cerrahi uygulanır. Tümörün türü, boyutu, yayılımı ve evresine göre ameliyat sonrasında radyoterapi ve kemoterapi de yapılması gerekebilir. Yine tümörün özelliklerine göre hormon baskılayıcı tedavi de yapılır. Evre-4’de tedavi ağırlıklı olarak kemoterapi ve gerektiğinde radyoterapi olmaktadır. Bu hastalarda da günümüzde yeni geliştirilen ilaç ve immünoterapilerle tedavi başarısı oldukça artmıştır. 

    Erkeklerde meme kanseri

    Meme kanserlerinin yaklaşık %1’i erkek meme kanserleridir. Nadir görülür. Teşhis ve tedavi yöntemleri de kadınlardakine benzerdir. 

    Meme kanseri kontrolü

    Toplumdaki meme kanseri teşhisinde iki tür yöntem vardır: Teşhis ve Tarama. Birincisi; kanser şüphesi olan, kanser belirtileri gösteren kadına yönelik bireysel muayenelerdir. Burada öncelikli olarak ultrasonografi, mamografi, gerektiğinde meme MR, meme biyopsisi yapılır.  

    İkincisi; hiç bir şikayeti veya belirtisi olmayan kadınlara yönelik rutin toplum taraması muayeneleridir. Bu muayeneler, özel durumlar dışında, 40 yaşından itibaren yapılmaya başlanacak yıllık mamografi ve ultrasonografi taramalarıdır. Özel durumlar; aile risk faktörlerinin olmasıdır. Bunun dışında da 20’li yaşlardan itibaren yıllık ve fibrokistik meme hastalığı olanlarda 6 aylık periyotlarla meme ultrasonografi takipleri önerilmektedir.

    Meme kanseri öldürür mü?

    Meme kanseri teşhisi olan kadınlarda 5 yıllık sağ kalım istatistikleri %90’ın üzerine çıkmıştır. Yani meme kanseri çok büyük oranda öldürmez. Toplumdaki farkındalığın artması, hastaların büyük oranda erken evrede teşhis ve tedavi edilmesi, teşhis ve tedavi yöntemlerindeki teknolojik gelişmeler tedavi başarıını artırmıştır.


    Intravenoz.jpg

    Bizlere sıkça yöneltilen sorulardan intravenöz nedir, intravenöz enjeksiyon nasıl yapılır, gibi sorulara yanıt vereceğiz.

    İntravenöz nedir?

    Latice “İntra” iç, içine, içinde, “Ven” toplar kan damarı, “İntravenöz” toplar damar içi demektir. Kan tahlilleri yapılmak istendiğinde çoğu zaman toplar damara iğne ile girilerek (intravenöz yolla) kan örneği alınır. Ayrıca, tıpda tedavi için kullanılan ilaçların bazıları damar içinden uygulanması gerektiğinde, çoğu zaman intravenöz (toplar damar içinden) enjeksiyon ile verilir. Bu enjeksiyonlar bir enjektörün iğnesi ile doğrudan toplar damara girilerek verilebilir, ya da yine bir iğne ile toplar damara girilerek serum bağlanır ve ilaç seruma karıştılarak yani sulandırılarak daha uzun sürede verilir. Özellikle hızlı verilmesi sakıncalı olan ilaçlar ve birden fazla ilaç verilmesi gerektiğinde seruma karıştırılarak yavaş verilmesi tercih edilir.

    Bu işlemler çoğu zaman hemşireler, bazen de doktorlar tarafından yapılmaktadır. İşlem tecrübesi de önemlidir. İntravenöz kateterizasyonlar da vardır, burada toplar damar içinden plastik tüplerin yerleştirilmesi söz konusudur. Bu tür işlemler bu makalenin konusu dışında olduğundan ayrıntıya girilmemiştir.

    İntravenöz enjeksiyon nasıl yapılır?

    Vücudumuzda toplar damar ağı her organda bulunmaktadır. Ancak intravenöz girişler için en çok kullanılan toplar damar (ven) kollarda dirsek içinde bulunan antekübital (dirsek önü) toplar damarlarıdır. Damar içine kan dolarak belirginleşmesi ve deri altında görülebilir, hissedilebilir hale gelmesi için önce kola bir lastik manşon bağlanır. Damar gözle görülerek veya bazen de parmaklarla hissedilerek giriş noktası belirlenir. Bu nokta ve çevresindeki cilt alkol veya uygun bir sıvı dezenfektan solüsyonla ıslatılmış pamuk veya steril gaz tampon ile silinir ve uygun iğne ile toplar içine girilir. Bazen hastalarda dirsek önü toplar damarlar çok ince olduğundan bulunamayabilir, bu durumlarda başka toplar damarlar aranır.

    Örneğin; ön kol toplar damarları, el sırtı toplar damarları, hatta bazen bacak ve ayak sırtı toplar damarlarına bakılır ve uygun bulunan damar intravenöz giriş için kullanılabilir. İntravenöz enjeksiyonların steril şartlarda dikkatli yapılması gereklidir. Ayrıca enjeksiyonların mümkün olduğunca yavaş yapılması, enjektör içinde hava bulunmaması ve toplar damar içine hava verilmemesi önemlidir.

    İlginizi Çekebilir: Meme Kanseri

    İntravenöz pyelografi

    İntravenöz pyelografi böbreklerin ve idrar yollarının incelenmesi için yapılan bir radyolojik görüntüleme yöntemidir. Diğer bir adı da ürografidir. Hasta Röntgen cıhazının masasına  yatırılır ve önce böbreklerinden idrar torbası altına kadar olan bölgenin Röntgeni çekilir. Buna direkt üriner sistem grafisi (DÜSG) veya boş grafi denilir. Sonra, yukarıda anlatıldığı gibi toplar damar içinden (intravenöz) bir ilaç verilir. Bu ilaç içinde iyot atomları bulunan kontrast madde dediğimiz ilaçtır.

    Hastanın yaşına ve kilosuna göre genellikle 20-50 ml kadar bir iyotlu kontrast madde ilacı intravenöz yolla ve yavaş bir enjeksiyonla hastaya verilir. Bu ilaç kan dolaşımına karıştığında böbreklerden süzülür ve idrara geçer, bu sırada ilaç verilmesinden itibaren 3., 5., 10. ve 20. dakilarda çekilecek Röntgenlerde böbrekler ve idrar yolları ilaçla boyanmış olur ve beyaz renkte görünür hale gelir. Bu Röntgen filmlerinden 3. ve 5. dakika filmlerinde böbreklerin büyüklükleri, böbreklerde normal süzme fonksiyonu olup olmadığı, 10. ve 20. dakika filmlerinde ise böbrekler ile mesane (idrar kesesi) arasındaki tüplerde (üreter) darlık, tıkanıklık, genişleme gibi anormallik olup olmadığı, mesane doluşunun ve duvarlarının normal olup olmadığı görülebilir. Bazen 20. dakikadan sonra dolmuş olan mesanenin boşalmasını görüntülemek için hastaya idrarını boşalttırarak boş mesane filmi de çekilir.

    Özellikle prostat büyümesi olan hastalarda mesane boşalmasının durumunu görüntülemek önem kazanır. 

    İntravenöz nedir -1

    İntravenöz pyelografi, böbrek ve idrar yolları hastalıklarının pek çoğunda bilgi veren değerli bir radyolojik görüntüleme yöntemidir. Hipertansiyon hastalarında iki böbreğin süzme zamanlarında eşitlik olup olmadığı görülebilir. Böbrek fonksiyon bozukluğu, böbrekte tümör, taş veya enfeksiyon düşünülen hastalarda, üreterlerde darlık, tıkanıklık, taş, enfeksiyon veya tümör düşünülen hastalarda, ayrıca, mesanede tümör, taş veya enfeksiyon düşünülen hastalarda teşhis ve takip için değerli bilgiler vermektedir. 

    İntravenöz pyelografi ile böbreklerin içindeki idrar toplayıcı kanallarında genişleme (hidronefroz) olup olmadığı çok iyi görülebilir. İdarar yollarında, üreterde taş olan hastalarda taşın yeri ve idrar geçişine engel olup olmadığı anlaşılır. Bu bilgiler eskiden sadece intravenöz pyelografi ile araştırılabiliyordu ve bu yüzden daha sık kullanılıyordu. Günümüzde ise ultrasonografi, bilgisayarlı tomografi ve manyetik rezonans gibi kesitsel görüntüleme yöntemlerinin yaygınlaşması ile intravenöz pyelografi ihtiyacı azalmıştır. 


    İntravenöz 2


    Kısaca


    İlgili klinik branşın gerektirdiği görüntüleme alanındaki iş birliğini, en uygun maliyetle, en üst seviyede yararlılık, zararsızlık, çözüm odaklı inceleme ve tedavi yöntemlerini kullanarak hizmetinize sunmaktayız.



    Web Tasarımı ve  Seo Hizmeti: Adwoox Seo Ajansı tarafından sağlanmaktadır.


    Mail Bülteni


    Kliniğimizde olan tüm gelişmelerden haberdar olabilmek için bültenimize abone olabilirsiniz.



      Copyright 2021 Prof. Dr. Zekai Pekkafalı Her Hakkı Saklıdır.

      ankara implant fiyatları 2022