İletişimRandevu Al
FISTUL.jpg

Fistül yazı başlıklı makalemizde konuya dair bilgilendirmelere ulaşabilirsiniz. Fistül nedir? Perianal Fistül Ameliyatı konuları hakkında bilgilere ulaşabilirsiniz.

Fistül nedir?

Fistül, kelime anlamı kanal veya yol demektir. Vücudumuzdaki kanal şeklinde veya içi boş organların arasında normalde olmaması gereken bir bağlantın oluşmasına fistül denir. Özellikle sindirim sistemi borusunun her yerinde ve değişik nedenlerle farklı organlarda oluşabilir, ancak bir hastalık olarak kast edilen fistül, bir ağzı anüs etrafındaki deride, diğer ağzı ise kalın barsağın son bölümü olan rektum içinde olan bağlantı kanalı ve yolu olarak görülür. Buna anal fistül veya perianal fistül adı da verilir. Bu bölgede fistül ile karıştırılabilen başka hastalıklar da vardır; örneğin, perianal apse, anal fissür, hemoroid (basur) ve plenoidal sinüs (kıl dönmesi) bunlar arasındadır. Anal fistülün toplumda görülme sıklığı yaklaşık olarak 10.000’ de 1‘ dir.

Her iki cinste de görülmekle birlikte kadınlara göre erkeklerde görülme sıklığı daha fazladır. Hastalarda anal fistüllerin sayısı, derecesi, yerleşim bölgeleri farklı olabilmekte, tedavi yaklaşımları ve ameliyatları da buna göre nispeten daha kolay veya güç olabilmektedir. 

Anal fistül nasıl oluşur? Kalın barsağın son bölümü olan anüste kanalın kayganlığını sağlayan salgı bezlerinin tıkanması ile başlar, sonra buraya enfeksiyon eklenir ve bu iltihaplı kanal, anüs çevresinden deriye doğru kendine bir kanal oluşturarak cilde açılır. Anal fistüllerin çoğunluğu önce bir apse şeklinde başlar ve daha sonra bu apsenin deriye açılması ile oluşurlar. Bunun dışında barsakları etkileyen bazı hastalıklar (inflamatuar barsak hastalıkları, crohn hastalığı, tüberküloz, kanser gibi) nedeniyle de fistül gelişebilir. Bu nedenle karmaşık hastalarda, yapılan ameliyat sonrası tekrarlayan, iyileşmeyen, fazla sayıda iç ve dış deliği bulunan hastalarda, bu hastalıklar da dikkate alınarak gerekli görüntüleme tetkikleri ile (rektoskopi, kolonoskopi, rektal ultrasonografi, MR gibi) ileri araştırmalar yapmak gerekir.

Bu radyolojik görüntüleme yöntemleri ile, fistülün iç ve dış delik yerleri, sayısı, uzunluğu, genişliği, izlediği yol veya yollar, anüsün iç ve dış kasları ile ilişkisi ve bu bölgenin anatomik yapısı detaylı bir şekilde görüntülenir.

İlginizi Çekebilir: İntravenöz

Anal fistülü olan hastalarda genellikle dışkılama sırasında makatta ağrı, makat bölgesinden gelen pis kokulu bir akıntı, çamaşırında sürekli bir ıslaklık ve kirlenme şikayetleri vardır. Bazen fistülün dış deliğini de görebilirler. Enfeksiyonun şiddetine göre bazen ateş yüksekliği olabilir.

Muayenede hastalığın teşhisi makat bölgesine bakılarak konur. Dış deliğin görüldüğü ve belirgin olduğu hastalarda teşhis kolaydır. Tedavisi ameliyattır, ancak ameliyat öncesinde hastanın detaylı incelenmesi için bazı görüntüleme yöntemlerine ihtiyaç vardır. Öncelikle endorektal ultrasonografi (ERUS) veya magnetik rezonas görüntüleme (MR) yapılarak fistülün iç deliği, fistül kanalının izlediği yol ve çevresindeki kas yapıları görüntülenerek radyolojik olarak incelenir. Ameliyattan önce, hastanın bu bölgeden eski bir ameliyatı olup olmadığı, bu bölgeyi etkileyebilen başka hastalıklarının (Crohn vb) olup olmadığı ve anüs kaslarının sağlamlığı iyi araştırılmalıdır.

Perianal fistül ameliyatı

Perianal fistüller ilaçla veya ameliyat dışı başka yöntemlerle tedavi edilemez, kendiliğinden iyileşmesi de çok nadirdir. Tedavide mutlaka ameliyat gereklidir. Ameliyatla tedavi edildiğinde bile tekrarlama ihtimali az değildir. Ameliyatın daha yüksek başarıda yapılabilmesi için anorektal bölgede deneyimli olan genel cerrahlar tarafından yapılması gerekir. Ameliyatla tedavi genel anestezi veya spinal anestezi altında yapılabilirse de genel anestezi tercih edilir. Anal fistüllerin büyük çoğunluğu basit fistül olup ameliyatta iç ve dış delikler arasındaki bütün fistül kanalı açılarak çıkarılır ve temizlenir. Fistül yolu açık bırakılır ve 15-20 gün içinde bu açık bölüm vücut tarafından yeni oluşan dokularla kendiliğinden kapanarak iyileşir.

Basit olmayan karmaşık fistüllerde farklı cerrahi tedavi yöntemleri de vardır. Ameliyatta özellikle anüs kaslarının korunması veya bu kaslarda hasar varsa onarılması önemlidir, aksi takdirde ameliyat sonrası hastanın dışkısını tutamama ve kaçırması gibi istenmeyen durumlarla karşılaşılacaktır. Son yıllarda uygulanan yeni cerrahi tedavi teknikleri ile tedaviler daha başarılı sonuçlar vermektedir. Hastaların ameliyat sonrası hissettikleri ağrı azdır. Yaklaşık olarak hastanede kalış süreleri 1-2 gün, tamamen iyileşme süreleri 15-20 gündür. Ameliyattan sonraki dönemde en fazla endişe edilen durum tekrarlama ihtimalidir. Günümüzdeki ileri teknik cerrahi tedavilere rağmen garantili bir tedavi yöntemi yoktur ve fistülün yine de tekrarlama ihtimali bulunmaktadır. Tedavinin başarısındaki en önemli faktörlerden birincisi, ameliyatı yapan cerrahın bu konudaki deneyimidir.


Intravenoz.jpg

Bizlere sıkça yöneltilen sorulardan intravenöz nedir, intravenöz enjeksiyon nasıl yapılır, gibi sorulara yanıt vereceğiz.

İntravenöz nedir?

Latice “İntra” iç, içine, içinde, “Ven” toplar kan damarı, “İntravenöz” toplar damar içi demektir. Kan tahlilleri yapılmak istendiğinde çoğu zaman toplar damara iğne ile girilerek (intravenöz yolla) kan örneği alınır. Ayrıca, tıpda tedavi için kullanılan ilaçların bazıları damar içinden uygulanması gerektiğinde, çoğu zaman intravenöz (toplar damar içinden) enjeksiyon ile verilir. Bu enjeksiyonlar bir enjektörün iğnesi ile doğrudan toplar damara girilerek verilebilir, ya da yine bir iğne ile toplar damara girilerek serum bağlanır ve ilaç seruma karıştılarak yani sulandırılarak daha uzun sürede verilir. Özellikle hızlı verilmesi sakıncalı olan ilaçlar ve birden fazla ilaç verilmesi gerektiğinde seruma karıştırılarak yavaş verilmesi tercih edilir.

Bu işlemler çoğu zaman hemşireler, bazen de doktorlar tarafından yapılmaktadır. İşlem tecrübesi de önemlidir. İntravenöz kateterizasyonlar da vardır, burada toplar damar içinden plastik tüplerin yerleştirilmesi söz konusudur. Bu tür işlemler bu makalenin konusu dışında olduğundan ayrıntıya girilmemiştir.

İntravenöz enjeksiyon nasıl yapılır?

Vücudumuzda toplar damar ağı her organda bulunmaktadır. Ancak intravenöz girişler için en çok kullanılan toplar damar (ven) kollarda dirsek içinde bulunan antekübital (dirsek önü) toplar damarlarıdır. Damar içine kan dolarak belirginleşmesi ve deri altında görülebilir, hissedilebilir hale gelmesi için önce kola bir lastik manşon bağlanır. Damar gözle görülerek veya bazen de parmaklarla hissedilerek giriş noktası belirlenir. Bu nokta ve çevresindeki cilt alkol veya uygun bir sıvı dezenfektan solüsyonla ıslatılmış pamuk veya steril gaz tampon ile silinir ve uygun iğne ile toplar içine girilir. Bazen hastalarda dirsek önü toplar damarlar çok ince olduğundan bulunamayabilir, bu durumlarda başka toplar damarlar aranır.

Örneğin; ön kol toplar damarları, el sırtı toplar damarları, hatta bazen bacak ve ayak sırtı toplar damarlarına bakılır ve uygun bulunan damar intravenöz giriş için kullanılabilir. İntravenöz enjeksiyonların steril şartlarda dikkatli yapılması gereklidir. Ayrıca enjeksiyonların mümkün olduğunca yavaş yapılması, enjektör içinde hava bulunmaması ve toplar damar içine hava verilmemesi önemlidir.

İlginizi Çekebilir: Meme Kanseri

İntravenöz pyelografi

İntravenöz pyelografi böbreklerin ve idrar yollarının incelenmesi için yapılan bir radyolojik görüntüleme yöntemidir. Diğer bir adı da ürografidir. Hasta Röntgen cıhazının masasına  yatırılır ve önce böbreklerinden idrar torbası altına kadar olan bölgenin Röntgeni çekilir. Buna direkt üriner sistem grafisi (DÜSG) veya boş grafi denilir. Sonra, yukarıda anlatıldığı gibi toplar damar içinden (intravenöz) bir ilaç verilir. Bu ilaç içinde iyot atomları bulunan kontrast madde dediğimiz ilaçtır.

Hastanın yaşına ve kilosuna göre genellikle 20-50 ml kadar bir iyotlu kontrast madde ilacı intravenöz yolla ve yavaş bir enjeksiyonla hastaya verilir. Bu ilaç kan dolaşımına karıştığında böbreklerden süzülür ve idrara geçer, bu sırada ilaç verilmesinden itibaren 3., 5., 10. ve 20. dakilarda çekilecek Röntgenlerde böbrekler ve idrar yolları ilaçla boyanmış olur ve beyaz renkte görünür hale gelir. Bu Röntgen filmlerinden 3. ve 5. dakika filmlerinde böbreklerin büyüklükleri, böbreklerde normal süzme fonksiyonu olup olmadığı, 10. ve 20. dakika filmlerinde ise böbrekler ile mesane (idrar kesesi) arasındaki tüplerde (üreter) darlık, tıkanıklık, genişleme gibi anormallik olup olmadığı, mesane doluşunun ve duvarlarının normal olup olmadığı görülebilir. Bazen 20. dakikadan sonra dolmuş olan mesanenin boşalmasını görüntülemek için hastaya idrarını boşalttırarak boş mesane filmi de çekilir.

Özellikle prostat büyümesi olan hastalarda mesane boşalmasının durumunu görüntülemek önem kazanır. 

İntravenöz nedir -1

İntravenöz pyelografi, böbrek ve idrar yolları hastalıklarının pek çoğunda bilgi veren değerli bir radyolojik görüntüleme yöntemidir. Hipertansiyon hastalarında iki böbreğin süzme zamanlarında eşitlik olup olmadığı görülebilir. Böbrek fonksiyon bozukluğu, böbrekte tümör, taş veya enfeksiyon düşünülen hastalarda, üreterlerde darlık, tıkanıklık, taş, enfeksiyon veya tümör düşünülen hastalarda, ayrıca, mesanede tümör, taş veya enfeksiyon düşünülen hastalarda teşhis ve takip için değerli bilgiler vermektedir. 

İntravenöz pyelografi ile böbreklerin içindeki idrar toplayıcı kanallarında genişleme (hidronefroz) olup olmadığı çok iyi görülebilir. İdarar yollarında, üreterde taş olan hastalarda taşın yeri ve idrar geçişine engel olup olmadığı anlaşılır. Bu bilgiler eskiden sadece intravenöz pyelografi ile araştırılabiliyordu ve bu yüzden daha sık kullanılıyordu. Günümüzde ise ultrasonografi, bilgisayarlı tomografi ve manyetik rezonans gibi kesitsel görüntüleme yöntemlerinin yaygınlaşması ile intravenöz pyelografi ihtiyacı azalmıştır. 


Meme-Kanseri.jpg

Meme kanseri kadınlarda en sık görülen kanser türüdür. Yaşam boyu her 8 kadından birinde görülmektedir. Kanser, vücuttaki hücrelerin anormal hızlı çoğalması ve yayılması ile oluşan tümördür. 

Meme kanseri nedir?

Meme kanseri, meme dokusunda süt bezleri veya kanallarındaki hücrelerin anormal hızlı çoğalması ile oluşur. Değişik türleri vardır. En sık görüleni, invaziv duktal karsinoma denilen süt kanallarının hücrelerinden kaynaklanan tümörlerdir.  Bunun dışında; duktal insitu karsinama (yine süt kanalları kaynaklı, henüz yayılmamış, başlangıç aşamasındaki kanser), lobuler karsinom (süt bezlerin hücrelerinden kaynaklanır) gibi kanser türleri de vardır.

Meme kanseri belirtileri

Memede ağrı, sızlama, koltuk altına, omuza veya kola yayılan ağrı özellikle genç kadınlarda sık hissedilen şikayetlerdir. Bu şikayetlerin nedeni çoğu zaman, fibrokistik hastalık ve premenstrüel sendrom dediğimiz, özellikle adet öncesi günlerde artan, hormonal değişikliklere bağlı yakınmalardır. Bunların kanser ile ilgisi yoktur. Diğer bir şikayet; memede ele gelen oluşumlardır. Bunun da nedeni özellikle genç yaş gurubunda çoğu zaman gördüğümüz fibrokistlerdir. Mutlaka ultrasonografi ile muayene edilerek bunların tümör değil, basit kist olduğu belirlenmelidir. Tümör ise bu, iyi huylu fibroadenom denilen bir kitle veya kanser düşündüren bir tümör olabilir, eğer böyle ise ultrasonografi kılavuzluğunda kalın iğne ile doku biyopsisi yapılmalı ve patolojik kesin teşhis konulmalıdır. Eğer basit kist ise fibrokistik hastalıktır ve bunun da kanser ile ilgisi yoktur.

Elle muayenede koltuk altında hissedilen bezeler de hastaları korkutmaktadır. Bunlar yüksek ihtimalle büyümüş lenf bezleridir ve ultrasonografi incelemesinde yapısına, boyutlarına ve görünüm özelliklerine bakılarak iyi veya kötü huylu olduğu belirlenmelidir, gerekli durumlarda biyopsi yapılmalıdır. Diğer bir belirti, meme başından akıntı olmasıdır. Akıntı iki taraflı ve beyaz-sarı renkli ise çoğu zaman kanser dışı nedenlerledir, ultrasonografide süt kanalları genişlemiştir. Böyle hastalarda kan tahlili ile prolaktin seviyelerine bakılmalıdır ve hipofiz bezinde hormon salgılayan bir tümör yönünden araştırılmalıdır. Akıntı tek taraflı veya kanlı bir akıntı ise meme kanseri yönünden araştırılmalıdır. Bütün bu şikayetler, ailede (anne, kız kardeş, aneanne, babaanne, tezye, hala) meme kanseri varlığı, doğum ve emzirme yapmamışlık gibi meme kanseri riskinin nispeten biraz daha yüksek olduğu kadınlarda daha titizlikle değerlendirilmelidir.

İlginizi Çekebilir: Memede Kist Sebepleri ve Tedavisi

Meme kanseri farkındalık

Günümüzde, kadınlarda meme kanserinin sık görülmesi ve bu konudaki görsel ve yazılı medyada yapılan toplumsal bilgilendirmeler nedeniyle meme kanserine karşı aşırı bir duyarlılık oluşmuştur. Kadınların büyük bölümü bende de var mı diye sürekli kaygı içinde yaşamaktadır. Kendi kendine elle meme muayenesi yapmakta ve eline gelen her oluşumu kanser sanarak telaşa kapılmaktadır. Bu nedenlerle doktora, mamografiye, ultrasonografiye ve meme MR’ına başvurular aşırı düzeyde artmıştır. Bu görüntülemelerle yazılan raporlardaki her bir ifade acaba kanser mi demektir diye de aşırı kaygı ve korkular duyulmaktadır. Bu endişe, kaygı ve korkuların temelinde, geçmişten bu yana, kanser demek ölüm demektir gibi bir korku yatmaktadır. Bilgi ve farkındalık iyidir, ancak gereksiz endişe, kaygı ve korkular, zarar verici ve yıpratıcıdır.

Meme kanseri evreleri

Pek çok kanserde olduğu gibi dört evre söz konusudur. Evre-1 en erken evre, evre-4 en geç evredir. Evre-1’de tümör sadece memede ve küçük boyutlardadır. Evre-2 ve 3’de koltuk altı ve çevre lenf bezlerine yayılım vardır. Evre-4’de ise vücudun başka uzak organlarına (kemik, karaciğer, akciğer gibi) yayılım vardır. 

Meme kanseri tedavisi

Tedavi, titiz bir teşhis ve evreleme yapıldıktan sonra uygulanır. Kanserin türü ve evresine göre değişen tedavi yöntemleri vardır. Erken evrelerde tümörün cerrahi olarak alınması öncelikli tedavidir. Uygun tümörlerde sadece tümörün alınarak memenin tamamının alınmadığı meme koruyucu cerrahi uygulanır. Tümörün türü, boyutu, yayılımı ve evresine göre ameliyat sonrasında radyoterapi ve kemoterapi de yapılması gerekebilir. Yine tümörün özelliklerine göre hormon baskılayıcı tedavi de yapılır. Evre-4’de tedavi ağırlıklı olarak kemoterapi ve gerektiğinde radyoterapi olmaktadır. Bu hastalarda da günümüzde yeni geliştirilen ilaç ve immünoterapilerle tedavi başarısı oldukça artmıştır. 

Erkeklerde meme kanseri

Meme kanserlerinin yaklaşık %1’i erkek meme kanserleridir. Nadir görülür. Teşhis ve tedavi yöntemleri de kadınlardakine benzerdir. 

Meme kanseri kontrolü

Toplumdaki meme kanseri teşhisinde iki tür yöntem vardır: Teşhis ve Tarama. Birincisi; kanser şüphesi olan, kanser belirtileri gösteren kadına yönelik bireysel muayenelerdir. Burada öncelikli olarak ultrasonografi, mamografi, gerektiğinde meme MR, meme biyopsisi yapılır.  

İkincisi; hiç bir şikayeti veya belirtisi olmayan kadınlara yönelik rutin toplum taraması muayeneleridir. Bu muayeneler, özel durumlar dışında, 40 yaşından itibaren yapılmaya başlanacak yıllık mamografi ve ultrasonografi taramalarıdır. Özel durumlar; aile risk faktörlerinin olmasıdır. Bunun dışında da 20’li yaşlardan itibaren yıllık ve fibrokistik meme hastalığı olanlarda 6 aylık periyotlarla meme ultrasonografi takipleri önerilmektedir.

Meme kanseri öldürür mü?

Meme kanseri teşhisi olan kadınlarda 5 yıllık sağ kalım istatistikleri %90’ın üzerine çıkmıştır. Yani meme kanseri çok büyük oranda öldürmez. Toplumdaki farkındalığın artması, hastaların büyük oranda erken evrede teşhis ve tedavi edilmesi, teşhis ve tedavi yöntemlerindeki teknolojik gelişmeler tedavi başarıını artırmıştır.


anekoik-kist.jpg

Daha önce memedeki iyi huylu kitlelerden olan fibrokistten bahsetmiştik.  Bu yazımız Anekoik kist hakkında olacak. Anekoik kist nedir, anekoik kist kendiliğinden geçer mi, yumurtalıkta anekoik kist, anekoik kist kanser midir, memede anekoik kist sorularına cevap bulacaksınız.

Anekoik Kist Nedir ?

Anekoik kist, bütün organların ultrasonografik muayenelerinde en sık gördüğümüz, çoğu iyi huylu olan kitlelerdir. Kist kelimesi literatürde içi sıvı ile dolu baloncuklar anlamına gelmektedir.. Ultrasonografide anekoik kist, simsiyah bir yapı olarak görülür. Kistleri en sık gördüğümüz organlar; memeler, yumurtalıklar, böbrekler, tiroid bezi, karaciğer, pankreas, dalaktır.

Memede anekoik kist; Memedeki iki temel doku yapısı bağ dokusu ve süt bezleridir. Memede bağ dokusu ile sarılı süt kanalları da yer almaktadır. Bağ dokusu oranının arttığı ve yoğunlaştığı meme yapılarında kılcal süt kanallarının tıkanması sonucu fibrokistler oluşmaktadır.

Bunların çok büyük bir bölümü ultrasonografide anekoik kist şeklinde, simsiyak yuvarlak yapılar şeklinde görülür. Eskiden Fibrokistik Hastalık veya Mastopati dediğimiz bu yapı, kadınlarda çok büyük oranda görüldüğünden ve bu yapının kanser ile ilişkisi olmadığından, artık hastalık yerine Fibrokistik durum veya yapı olarak adlandırmayı tercih etmekteyiz.

Memede fibrokist (Anekoik kist)

Memede fibrokist yapısının nedeni kesin olarak bilinmemekle birlikte, hormonal, psikolojik, çevresel nedenler ve beslenme ile ilgili olabileceğine ilişkin çalışmalar yapılmaktadır.

Kadınların meme ultrasonografilerinde en sık gördüğümüz problemler arasında ilk sırada meme fibrokistleri gelmektedir. Özellikle menapoz öncesi kadınların hemen hemen üçte birinde gördüğümüz bu kistlerin doğru değerlendirilmesi önem taşımaktadır. Meme muayenesinde temel hedef hastada meme kanseri olup olmadığının değerlendirilmesidir. Bu muayenelerde ayırt edilmesi gereken en önemli ve sık karşılaştığımız durumlardan biri memede ele gelen bir veya daha fazla kitlenin varlığıdır. Ele gelen kitlelerin en sık sebebi meme fibrokistleridir.

Fibrokistik yapıdaki kadınlarda özellikle adet dönemlerinde beliren veya artan ve çoğunlukla koltuk altına doğru yayılan meme ağrısı şikayetleri olabilir. Gün içinde memelerde yanma, batma tarzında olabilir. Bazen de sürekli olur ve dokunma, üzerine yatma ile artabilir.

Fibrokistlerin sayı ve büyüklükleri fazla ise genellikle ağrı şikayetleri daha da belirgindir. Memede fibrokist bazen yoğun içerikli ve iltihaplı olabilir, bu durumda da belirgin ağrı hissedilir. Bazen göğüs kafesi, omuz veya kalp kaynaklı bir ağrı hisseden hastanın meme ultrasonografisinde ağrı kaynağı olarak, mesela sol memede kist görebiliriz. Ağrılı fibrokistlerin de kanser ile ilişkisi olmadığı anlaşılsa bile ultrasonografi kılavuzluğunda iğne ile boşaltılarak tedavi edilmesi uygun olacaktır.

Fibrokist belirtileri

Kistler belirli büyüklüklere ulaşmadan veya yüzeyel yerleşimli değillerse elle muayenede ele gelmezler. Ancak ultrasonografide görülürler. Memede fibrokist belirtileri meme dokusunun kıvamına bağlıdır. Elle muayenede genellikle meme dokuları daha sert kıvamlıdır ve pütür pütür çıkıntılar hissedilebilir. Özellikle adet dönemlerinde daha da artan meme ve koltuk altı ağrıları olur. Meme cildine yakın fibrokistler, eğer yeterince büyükse hasta tarafından eliyle bulunabilir, genellikle yumuşak kıvamlı ve hareket edebilen yapıdadırlar.

Anekoik kist kanser midir?

Anekoik kistin fibrokist olduğu kesin ise, bu kist basit kisttir, kanser değildir ve kansere dönüşmez, kanser gelişme riskini de artırmaz. Ultrasonografide; kistin duvarı, sınırları, içinde bölmeleri olup olmadığı, kitle içeriği, damarlanması gibi özelliklerine göre gördüğümüz kisti, basit kist ya da komplike (şüpheli) kist olarak tanımlıyoruz. Kistler bir veya genellikle çok sayıda olur. Çapları birkaç milimetreden 10 cm ye kadar ulaşabilir.

Bir kisti değerlendirirken büyüklüğünün önemi yoktur. Ultrasonografideki görünüm özellikleri ve yapısı önemlidir. Ultrasonografide; içeriği anekoik mi (yani; simsiyah mı), duvarı düzgün sınırlı mı?, ince mi?, içinde bölmeleri var mı?,

Bir bölümünde veya duvarında kitle içeriyor mu? Renkli Doppler incelemesinde damarlanması var mı?, kireçlenmesi (kalsifikasyon) var mı? gibi araştırmalar yapılarak kanser yönünden önemli olup olmadığı değerlendirilir. Bu inceleme sonrası şüpheli görülen kistler ultrasonografi kılavuzluğunda meme iğne biyopsisi yapılarak patolojiye gönderilir. Memede elle muayene ile fibrokist ve kanser arasındaki fark kesin olarak ayırt edilemez. Ancak bazen fibrokistler, nispeten daha yumuşak kıvamlı, diğer kitleler ve kanser ise daha sert yapıda olabilir.

Anekoik kist kendiliğinden geçer mi?

Meme anekoik kistleri (fibrokistler) genellikle kendiliğinden geçmez, bilinen bir etkili tedavi yöntemi de yoktur. Ultrasonografik muayenede görülen fibrokistler, takip muayenelerinde genellikle sabit sayı ve boyutta seyretmekle birlikte, hastanın hormonal değişimleri ile artma, azalma, büyüme veya küçülme gösterebilir. Genellikle menapoz sonrası küçülür veya kaybolabilirler. Fibrokistlerin seyrinde başta psikolojik stres faktörler olmak üzere bazı olumsuz beslenme tarzlarının (fazla çay, kahve, kola, çikolata tüketimi gibi) rolü de vardır. Bunların düzenlenmesi de yarar sağlayabilir.

Memede fibrokisti yok eden sihirli bir formül yoktur. Öncelikle ultrasonografi, gerektiğinde mamografi, meme MR, biyopsi gibi radyolojik muayeneler ile bu kistlerin kanser olmadığının anlaşılması gerekir. Kanser ise cerrahi ve onkolojik tedavilere yönlendirmek, basit fibrokist veya iyi huylu bir kitle ise de radyoloji uzmanı tarafından takip edilmesi gerekmektedir.

Yumurtalıkta anekoik kist

Kadınlarda ilk adet başlangıcından menapoza kadar süren üreme döneminde yumurtalıklarda normal olarak her ay oluşan ve içinde yumurta hücresi taşıyan, sonra kendiliğinden kaybolan kistler bulunur. Bu kistlere follikül kistleri denir ve ultrasonografide, çapları 3 cm.ye kadar ulaşan, yuvarlak, düzgün sınırlı, anekoik kist şeklinde görülür. Bu bir hastalık değil, tamamen normal bir görünümdür. Ancak bazı kadınlarda, adetin yaklaşık 14. Gününde kaybolması gerekirken bir sonraki adet dönemine kadar kaybolmayan kistler olabilir. Bazen bu kistlerin içine kanama olur ve ultrasonda anekoik kist (simsiyah) değil, gri renkte içerik görülür, bunlara da kanamalı kist denir.

Buraya kadar anlattığımız yumurtalık kistleri kendiliğinden gelip geçici ve önemsiz basit kistlerdir. Ancak yumurtalıkta kistik kitle yapan, iyi huylu veya kanser olabilen kistik kitleler de olabilir. Bunlar da ultrasonografide anekoik kist şeklinde görülebilir, ancak farklı yapısal özellikler gösterirler. Ultrasonografi ve MR görüntüleme ile bu kistler; duvarı düzgün sınırlı mı?, düzensiz mi?, kalın duvarlı mı?, ince mi?, içinde bölmeleri var mı?, bir bölümünde veya duvarında kitle içeriyor mu?, renkli Doppler incelemesinde damarlanması var mı?, kireçlenmesi (kalsifikasyon) var mı? gibi araştırmalar yapılarak kanser yönünden önemli olup olmadığı araştırılır. İyi huylu kistler kontrolde tutulur, kötü huylu ise ameliyat için değerlendirilir.

Anekoik kist tedavisi

Birçok organdaki anekoik kistler basit kistler olduğu için çoğunlukla tedavi gerekmez, ameliyat da gereksizdir. Bazı durumlarda, girişimsel radyolojik yöntemle ultrasonografi kılavuzluğunda iğne ile boşaltılması gerekebilir; Birincisi; eğer ultrasonografide görülen kistin yapısı basit değil de şüpheli bir komplike kist veya yoğun içerikli iltihaplı bir kist ise iğne ile boşaltılarak patolojik inceleme yapılır. İkincisi; görülen kist büyük ve ağrılı ise yine iğne ile boşaltılarak tedavi edilebilir. Üçüncüsü; hastanın eline gelen ve kendisini psikolojik olarak rahatsız eden fibrokistler de iğne ile boşaltılarak hasta rahatlatılır.

Bu işlemlerin tamamı radyoloji uzmanı tarafından ultrasonografi kılavuzluğunda yapılan tedavilerdir ve radyoloji uzmanı kanser teşhisi koymadığı sürece kesinlikle ameliyata gerek yoktur. Tüm hastalarda kist hastalıklarının özelliklerini araştıracak, tedavi veya ameliyat gerektiren bir durum olup olmadığının teşhisini koyacak, birincil ve temel doktorunuz radyoloji uzmanı olmalıdır.

 


anamnez-nedir.png

Bizlere sıkça yöneltilen sorulardan Anamnez nedir, anamnez alma, anamnez örneği, pediatrik anamnez, psikolojik anamnez formu gibi sorulara yanıt vereceğiz.

Anamnez Nedir ?

Anamnez, hastanın hastalığını teşhis etmek veya durumunu anlamak için onunla konuşarak sorular sormak ve bilgi toplamaktır. Bu işleme anamnez alma denir.

Anamnez alınırken sorular rastgele değil, belirli bir düzen ve sıra ile sorulur. Hasta-hekim ilişkisinin sağlıklı olması ve güven oluşması, doğru ve yeterli bir anamnez alınmasına bağlıdır.

Doğru bir teşhis için anamnez en önemli bilgi kaynağıdır. Bazı durumlarda tek başına anamnez, hastalık hakkındaki gerekli tüm bilgiyi sağlamada yeterli olabilir. Çoğu zaman ise anamnez sonrasında fizik muayene ve daha sonra gerekli görüntüleme ve/veya laboratuvar testlerine başvurulur.

Anamnez alma sırasında dikkat edilecek temel hususlar; önce kendimizi tanıtmalı, amacımızı söylemeli, ilgili, saygılı ve güler yüzlü selamlanmalı, mahremiyete dikkat edilmeli, yeterince konforlu bir ortamda anlayabileceği bir dil ile konuşmalı, hastaya güven telkin edilmeli, öncelikli olarak problemi çözme ve doğru tanıya ulaşma odaklı sorular yöneltilmelidir.

Genel bir anamnez örneği olarak aşağıdaki bilgiler alınır ve kaydedilir:

  • Hasta Bilgileri; Adı Soyadı, cinsiyeti, yaşı, medeni hali, telefonu, adresi, doğum yeri ve yaşadığı yerler, mesleği, boy ve kilosu, hasta dosya no, arşiv bilgileri
  • Hastanın özgeçmişi ve soy geçmişi; daha önce geçirdiği hastalıklar, ameliyatlar, konulan patolojik tanılar, yapılan tedaviler, alınan ilaçlar, sigara, alkol, madde bağımlılığı, bunların tarihleri, aile bireylerinde geçirilmiş hastalıklar, kadınlarda adet düzeni, doğumlar, emzirme süreleri, ilk adet yaşı, menapoz yaşı
  • Hastalık Bilgileri; Hasta yakınmaları, ön tanılar, ayırıcı tanılar, kesin tanı, laboratuvar veya radyolojik tanı, patolojik tanı, verilmişse aldığı tedaviler

Bu bilgilerin her biri, hekimin zihninde ön tanılar ve ayırıcı tanılar oluşmasına katkı sağlar ve anamnezden sonraki fizik muayeneye ve gereken görüntüleme veya laboratuvar testlerinin neler olacağına ışık tutar. Örneğin; Hastalıkların türü ve görülme sıklıkları, hastanın cinsiyetine, yaşına, mesleğine, medeni haline, yaşadığı yere, boyuna, kilosuna göre değişebilmektedir. Erkek bir hastada dış gebelik olamayacağı gibi, kadın bir hastada prostat büyümesi olmayacaktır.

Cinsiyete bağlı görülme sıklıkları çok değişken olan hastalıklar bulunmaktadır. İleri yaş hastalarda bir çok kanserin görülme sıklığı artmakta, bazı hastalıklar ise çocukluk veya genç yaş gurubunda görülmektedir. Belli bölgelerde bazı hastalıklar sıktır; Ailevi Akdeniz ateşi gibi.

Mesleği aşırı bilgisayar kullanımı ile ilgili olanlarda Karpal Tünel Sendromu sık görülmektedir. Köpek, kedi ile uzun süre yakın teması olanlarda Hidatik Kist hastalığı görülme olasılığı yüksektir. Sağlık çalışanlarında bulaşıcı enfeksiyon hastalıklarının görülme sıklığı yüksektir. Şişman kadınlarda rahim, meme ve kolon kanseri sıklığı artmaktadır.

Buraya kadar anamnez alma ile ilgili temel ve genel ilkelere temas ettik. Anamnezin detaylandırılması, hastanın ve hastalığın ilgili olduğu klinik branşa göre farklılıklar göstermektedir. Örneğin; cerrahi anamnez, jinekolojik veya obstetrik anamnez, pediatrik anamnez, psikolojik anamnez gibi birbirinden farklılıkları olan özel anamnez formlarına uygun detaylı anamnezler alınır.

Pediatrik Anamnez Nedir ?

Pediatrik anamnez alınırken çocuğun özgeçmişine yönelik şunlar sorgulanmalıdır;

  • Prenatal: Çocuğun doğumu öncesinde annesinin aldığı ilaçlar, alkol, sigara, radyasyon, doktor kontrolü, kanama, hamilelikte geçirilen hastalıklar ve infeksiyonlar, yapılan incelemeler, preeklampsi, eklampsi, poli ya da oligohidramnioz, EMR (erken membran rüptürü), diyabet, travma, annenin kan grubu
  • Natal: Hamilelik süresi, doğum şekli, bebeğin kaç kilo doğduğu, doğum olayının süresi, nerede olduğu, doğum sırasında bebeğe ait sorun olup olmadığı, sezaryan ise nedeni
  • Postnatal: Doğum sonrası olaylar, APGAR, özel bakım gereksinimi, K vit, göz bakımı, ilk beslenme, ilk dışkılama, ilk idrar, sarılık öyküsü

Psikolojik anamnez formu, çok genişletilmiş bir şekilde hastanın fiziksel, ruhsal ve sosyal yönlerinin, geçmişte ve halen ne durumda olduğunu analiz eden, hastanın bilincini, düşünüşünü, duygulanımını, davranışlarını, sosyal ilişkilerini, çocukluğunu ve gelişim evrelerini, tüm aile bireyleri ile ilgili detaylı özgeçmiş ve soygeçmiş bilgilerini, evliliğini, partner ilişkilerini, mesleği, iş hayatı, iş arkadaşları ile ilgili duygu ve düşüncelerini, yaşamının her dönemine ilişkin psikososyoekonomik bütün etkileşimlerini sorgulayan sorular içerir. Bu sorular; tek kelimelik cevaplı, Evet-Hayır cevaplı, hissedilen duyguları puanlama esaslı veya ucu açık cümle tamamlama şeklinde düzenlenebilmektedir. Ayrıca bu formlarda, hastanın psikolojik terapi süreçlerine ilişkin geçmişte yaşadıkları, şu anki başvuru nedenleri, terapiden beklentileri gibi tedaviye yönelik sorular da yöneltilir.

 


rejyonel-anestezi.png

Bu yazımda siz değerli hastalar ve bu konuyu merak eden herkes için rejyonel anestezi hakkında bilgiler vermek, sizleri merak edilen konular hakkında aydınlatmak istiyorum.

REJYONEL ANESTEZİ NEDİR?

Rejyonel anestezi bilinç kaybına yol açmadan vücudun belirli bölgelerindeki sinir iletisinin ve ağrı duyusunun ortadan kaldırılması olarak tanımlanabilir. Ameliyat yapılacak bölgeye giden sinirlere uyuşturucu ilaç verilir.

REJYONEL ANESTEZİ NE DEMEK ?

Rejyonel kelime anlamı olarak ‘bölgesel’ demektir. Ama lokalden daha geniş bir alan kastedilir. Yani anestezi yapıldığında lokal anesteziden daha geniş bir alan uyuşur. Lokal ve rejyonel anestezi birbirine benzer ancak farklıdır. İki kelime arasındaki fark orman ve ağaç kelimeleri arasındaki fark gibidir. Büyük resme bakıyorsanız (orman) yani rejyonel, detaylara (ağaç) bakıyorsanız lokal demektir. Rejyonel anestezide bir sinir gövdesi hedef alınır ve uyuşturulur böylece dallar da uyuşur. Lokal anestezide ise hedeflenen yer yani sadece dallar uyuşturulur.

(Lokal: belli bir vücut bölgesiyle sınırlı kalan)

REJYONEL İNTRAVENÖZ ANESTEZİ (RİVA)

Rejyonel İntravenöz anestezi (RİVA), üst ekstremite cerrahisinde yeterli anestezi ve kas gevşemesi sağlayan basit fakat yaygın bir yöntemdir. RİVA’da ortaya çıkan önemli bir sorun turnike ağrısıdır.

UYGULANMASI

1.Ekstremitelerde dolaşan kanın bandaj uygulaması ile boşaltılmasından sonra proksimale konan turnike, sistemik arteryel (atardamar) basıncın üzerinde bir basınçla şişirilir.

2.Bu ekstremitedeki vene (toplardamar) uygun miktarlarda lokal anestezik ilaç verilir. Bu damarlardan doku içine diffüze (yayılmış) olan lokal anestezik ilaç o bölgede bulunan serbest sinir uçlarını etkileyerek duyu iletisini bloke eder.

3.Blok uygulandıktan sonra, lokal anestezik ilacın damardan dokuya yayılımına olanak verecek en az 45 dk. kadar turnike açılmamalıdır.

Doğuştan Kalça Çıkığı

REJYONEL ANESTEZİ KOMPLİKASYONLARI

1.Titreme

En sık görülen reaksiyondur. Bazen anestezik ilaçlar kullanılmadığı halde travay ve doğum sırasında görülebilir.

(Travay: Doğum eyleminin birinci evresi olan gevşeme süreci.)

2. Kan Basıncı Düşüklüğü

Size İntravenöz (damar içine) sıvılar verilecek ve bu da kan basıncınızda değişimlere yol açabilir. Bu durumlarda kan basıncınız dikkatlice takip edilip, gerektiğinde düzeltilecektir.

3.Travay Sırasında Hafif Kaşıntı

Bu durum epidural ve spinal anestezide kullanılan narkozlar sonucu meydana gelir. Eğer kaşıntı rahatsız edici boyutta ise anestezi doktorunuz tarafından ilaçla tedavi edilebilir.

4.Solunum Problemleri

Nadir durumlarda anestezik ilaçlar göğüs kaslarını etkileyerek nefes almanızı güçleştirebilir. Bu durumu düzeltmek ve nefes almanızı kolaylaştırmak için oksijen verilebilir.

5.Bazı Bölgelerde Devamlı Ağrı/Ağrının giderilememesi

Bazen anestezik ilaç bir bölgeye ulaşamayabilir ve hala ağrı olan bir alan kalabilir. Anestezi doktoru yatakta pozisyonunuzu değiştirebilir veya ağrınızı gidermek için epidural kateteri çıkarabilir. Ağrınız eterli derecede geçmiyorsa bazen epidural kateterin çıkarılıp yeniden yerleştirilmesi gerekebilir. Anestezi doktoru sizi rahat ettirebilmek için sizinle iş birliği içerisinde olacaktır.

6.Venler İçine Enjeksiyon

Gebelikte epidural aralıkta yer alan Venler genişlemektedir. Anestezik ilaçların bunların içine enjekte edilme riski bulunmaktadır. Buna bağlı meydana gelecek istenmeyen reaksiyonları önlemeye yardımcı olmak için, anestezi doktorunuz önce test dozu ilaç uygulayarak size baş dönmesi, ağızda sıra dışı bir tat, kulaklarda çınlama veya çarpıntı olup olmadığını sorabilir.

(ven: toplardamar)

(epidural: ağrısız doğum için belden yapılan anestezi)

7.Lokal Anestezik Reaksiyonu

Lokal anestezik reaksiyonu nadir olmakla beraber ciddi olabilir. Daha önce lokal anesteziklere karşı herhangi bir reaksiyon gelişmişse anestezi doktorunuza mutlaka söyleyin.

8.Parestezi

Epidural kateter yerleştirirken epidural aralıktaki sinirlere dokunması sonucu geçici olarak ‘sinirin hissedilmesi/elektrik çarpması hissi’ olabilir. Epidural enjeksiyonlar sırasında sıklıkla bu tarz duyu hissedilse de kalıcı sinir hasarı oldukça nadirdir.

(parestezi: karıncalanma uyuşukluk)

9. Sırt Ağrısı

İğnenin yerleştirilmesine bağlı yaklaşık bir gün süren bölgesel bir sırt ağrınız olabilir. Bunun dışında yaygın sırt ağrınız da olabilir ki, bu mutlaka epidurala bağlı değildir.

10. Baş Ağrısı

Travay ve doğumdan sonra epidural anestezi ile ilişkisi olmayan baş ağrısı şikayetenizin olmasının çeşitli sebepleri olabilir. Ancak, nadir olmakla beraber epidural bloğu takiben baş ağrısı olabilir. Bu epidural işlem sırasında spinal sıvı içeren keseye yapılan iğne deliğine bağlı gelişmektedir.

(spinal: omurilik bloğu)

Damar Tıkanıklığı

Doğuştan Kalça Çıkığı


dogustan-kalca-cikigi.jpg

Doğuştan kalça çıkığı ; gelişimsel kalça yetersizliği, gelişimsel kalça çıkığı, doğumsal kalça çıkığı gibi farklı adlarda da kullanılmaktadır. İnsan vücudunda bulunan kalçanın anatomik yapısı ve işleyişi doğuştan ya da bazı faktörlerden kaynaklı olarak meydana gelen bozukluklar kalça çıkığı olarak adlandırılır. Çocuklarda sık görülen erken anlaşılıp tedavi edilmezse kalıcı sakatlıklara yol açan bir sağlık sorunudur.

Doğuştan Kalça Çıkığı Tedavisi

Bebek eğer yeni doğmuşsa bazı kalçalardaki çıkıklar 2-3 hafta içinde kendiliğinden iyileşerek düzelir. 3 hafta sonraki kontrol muayenesinde eğer düzelme görülmediyse doktorun öngördüğü şekilde hemen tedaviye başlanır.

Erken dönemde teşhis edilen vakalarda tedavi ameliyatsız yapılır. İlk altı ayda sadece atel (bir parçadaki hareketi korumak, sabitlemek veya kısıtlamak için kullanılan sert veya esnek malzeme) ve basit bazı önlemlerle kalça çıkığının tedavisi mümkün olabilmektedir. 6 aydan büyük bebeklerde ise genel anestezi altında cerrahi işlemle çıkık femur başı (uyluk kemiği) yerine yerleştirilmesi gerekir. Sonrasında da alçı uygulaması yapılır. Tedaviden sonra hasta takibe alınır ve olası bir olumsuz durumda müdahale edilir. Tedavi ilk 6 ayda yapılırsa tamamen iyileşme oranı %100’e yakındır.

Kundak uygulamasının kalkması ile bebeklerin doğuştan kalça çıkığı  yönelik ilk adım atılabilir. Bebeklerdeki standart tedavi yöntemi pavlik bandajı’dır. Bu işlevsel bir tedavidir. İlk altı ayda yapılan yöntemin sonucunda Pavlik bandı ya da Pavlik bandajı olarak bilinen yöntem, ya da Frejka yastığı uygulanır. Bu bandajlar çocuğu rahatsız etmeyecek şekilde tasarlanmıştır. İyileştirme amacıyla kullanılan bu bandajlar sayesinde bebeklerin bacakları birbirinden ayrılır ve karnına doğru çekmesi sağlanır. Böylece kalça kemiğindeki topun yerleşmesi amaçlanmış olur.

Üç aylık ve daha küçük bebeklerde en az 3 ay; 4 ay üzerinde yaşın iki katı kadar süre pavlik bandaj kullanılır. Pavlik bandaj, ilk 7 hafta içerisinde kullanılırsa başarı oranı yüzde yüze yakındır. Tedavi başarısı 6-9 aydan sonraki uygulamalarda düşmeye başlamaktadır.

Gece gündüz olmak üzere doğuştan kalça çıkığı tedavisi için kullanılan bu bandajlar ortalama olarak 2-3 ay boyunca kullanılır. Eğer bu tedavinin işe yaramadığı düşünülürse doktor, bebeği alçı tedavisine başlatabilir ya da bebeklerin bacakların askıya alması tedavisi deneyebilir.

Mental bir parça bulundurmayan pavlik bandaj, hafif çıkıklarda ve ilk aylarda kullanılan bir tedavi yöntemidir. Çıplak vücut üzerine bandajın takılmaması gerekir. Bandaj malzemeleri zamanla yumuşasa bile kayışları ciltle temas etmemelidir. Bu nedenle yaz mevsimlerinde uyluk yarısına kadar çorap giydirilmelidir. Doktor onayı ile birlikte bandaj gece-gündüz olmak üzere 24 saat takılmalıdır.

Pavlik bandaj uygulaması sonlandırıldıktan sonraki gözlem, 3-4 ay sonra direk grafi çekerek , bir yaşında ve iskelet gelişimini tamamlayıncaya kadar da her yıl kontrol muayenesi şeklindedir.

Doğuştan Kalça çıkığı 6 aylıktan sonra teşhis edildiyse veya atel uygulaması işe yaramdıysa genel anestezi altında eklemin uygun konuma getirilmesi gerekebilir. Bu işlem redüksiyon olarak adlandırılır ve femur topunun tekrar kalçaya yerleştirilmesini içerir. Redüksiyon işleminden sonra alçı uygulaması yapılır. Alçının işlemden sonra en az 6 hafta kalması gerekmektedir. Bu incelemeden sonra, kalçanın tamamen sabitlenip yerine oturması için en az 6 hafta daha eklemin alçıda kalmasına ihtiyaç duyulur.

Altı aylıktan sonraki dönemlerde genel anestezi altında, kalça yerine oturtulup alçı uygulanması, 18 aydan daha büyük çocuklarda ise; kemik ameliyatları gerekebilmektedir. Yaş ilerledikçe çıkık ağırlaşacağı için operasyonların büyüklüğü de artar. Altı yaşına kadar nadiren de olsa başarılı ameliyatlar yapılmasına rağmen, 10 yaşından büyük çocuklarda yapılacak cerrahi uygulamaları genellikle olumlu sonuç vermemektedir. Bu gibi durumlarda kalça eklemi dondurulması ya da kalça protezi ameliyatları uygulanır.

Kalça çıkıklığından ötürü bacak boyunda uzama veya kısalma görülmesinin ardından öncelikli hastaya eşit olmayan ayaklarının aynı boya gelmesi için bir ayağın ötekinden daha büyük olan olan bir ortopedik ayakkabı kullanması gerekecektir.

Kalça çığında diğer bir tedavi yöntemi de bacak boyunda meydana gelen kısalığın önüne geçebilmek için cerrahi yöntem uygulanacaktır. Kalça çıkıklığında son tedavi yöntemi de hastaya eklem protezi cerrahisi uygulanacaktır. Yerinden çıkan ve hastanın çeşitli şikayetler yaşamasına neden olan kalça kemiğini yeniden yerine koyup büyük sıkıntılar yaşatan ağrının ortadan kaldırılması ve bununla birlikte bacakların boyunu eşit hale getirmek amaçlanmaktadır.

Ülkemizde sıkça uygulanan kundak uygulaması doğuştan kalça çıkığı için çok büyük bir risk faktörüdür. Kültürel olarak önemli bir durum olan bu uygulama oldukça büyük bir sorundur. Önemli bir sorun olan kundak uygulaması yönünden aileler bilgilendirilmeli, bu uygulamanın zararları konusunda eğitilmelidir. Sonuç olarak doğuştan kalça çıkığında erken tanı çok önemlidir. Bu konuda çocuk sağlığı ve hastalıkları uzmanlarına, aile hekimlerine, ebelere ve annelere çok büyük görevler düşmektedir. Ülkemiz için sorun oluşturmaya devam eden kundak uygulaması konusunda halkımız eğitilmeli, önlenebilir bir durum olan doğuştan kalça çıkığı için riskli yenidoğan bebeklerin taranması çok önemlidir.

Doğuştan Kalça Çıkığı Nedir ?

Ortopedi ( orthos ve paedia sözcüklerinin birleşiminden oluşmuş düzgün (orthos) çocuk (paedia) anlamına gelir. Temel olarak kas iskelet sistemini ve onun sorunlarını inceleyen, gövdenin devinim dizgesinin morfolojisini ve işlevini değiştiren doğumsal, sonradan edinilmiş ya da travma sonucu oluşan lezyonları incelemeye, önlemeye ve tedavi etmeye yönelik tıp uzmanlık dalıdır.) cerrahlarının en ciddi hastalıklarından biri olan doğuştan kalça çıkığı , kalça eklemindeki femur başı (femur veya uyluk kemiği, memelilerin vücutlarındaki en uzun, en hacimli ve en uzun kemiktir. Kalçanın ve dizin bir bölümünü oluşturur.) uyumunun değişik derecelerde bozulmasıdır.

Bebek anne karnında gelişirken bazı problemler kalça çıkığına neden olabilir. Doğuştan Kalça çıkığı, kızlarda, ilk bebeklerde, makat gelişiyle doğan bebeklerde ve ailede kalça çıkığı olanlarda daha sık görülmektedir. Genellikle kalça tek taraflı olarak etkilenmektedir. Hiçbir bir belirti göstermeyebilir. Bebeğin bir bacağı daha kısa görünebilir, uyluktaki cilt kıvrımları asimetrik olabilir. Bebek bacaklarını rahatça yana açamayabilir. Bebeklikte anlaşılmamış vakalarda, yürümeye başladığında yalpalanma, topallama, parmak ucuyla yürüme görülebilir. Sağlam doğan bebek izleniminde ise doktor kalça kontrollerini yapacak, şüphelenirse kalça grafisi veya ultrason ile kesin tanıyı koyacaktır.

Tanıyı koyduktan sonra bir ortopedi doktoruna yönlendirilir. Özel bazı cihazlar veya alçılar yardımıyla kalça eklemi istenen pozisyona getirilecek ve normal gelişim sağlanacaktır. Tedaviye ne kadar erken başlanırsa, sonuç o kadar iyi ve tedavi de bir o kadar kolay olacaktır. Geç kalınmış durum ya da vakalarda ameliyat gerekli olacaktır. Bebekte tam gelişmemiş bir kalça eklemi mevcutsa, kalça çıkığını önlemek için bebeği sıkıca sarıp kundaklamaktan hareketini kısıtlayacak sıkı kıyafetler giydirmekten, küçük bez kullanmaktan kaçınmak gerekir. Doğuştan kalça çıkığı daha çok kız çocuklarında gözlemlenir. Bazı bölgelerde daha sık görülür. Türkiye’de özellikle Doğu Karadeniz bölgesinde sık rastlanır. Ortalama olarak her 250-300 doğumda görülmektedir.

Doğuştan kalça çıkığı iki şekilde belirlenmiştir :

1.Teratojenik kalça çıkığı : Kalça çıkığının genellikle kromozomlara bağlı anormallikler ve nöromusküler hastalıklarla birlikte olan ayrı bir şeklidir. Kalça doğumda çıkıktır ve muayene ile yerine konamaz. Daha şiddetli bir halidir. Tedavisi pek mümkün değildir. Acısı çok yüksektir. Görülme sıklığı 1000 doğumda 1.0 ile 1.5 olgu arasında değişmektedir.

2.Tipik kalça çıkığı : Doğum sırasında veya hemen sonrasında görülür. En sık görülen kalça çıkığıdır. %95-98 oranında görülmektedir. Prognozu (bir hastalığın seyri hakkında tahmini ve iyileşme şansı olup olmadığı anlamında kullanılan tıbbi bir terimdir.) iyidir. Tipik çıkıklar üç ayrı grupta incelenir:

1.Dislokasyon (tam çıkık): Femur başı tamamen asetabulumun (yuvanın) dışındadır.

2.Sublukasyon (Yarı çıkık kalça): Uyluk kemiği başının eklem ( iki kemiği vücut bölümlerinin hareket edebilmesini sağlamak için birleştiği kısıma verildiği ad.) içinde yukarı, dışa doğru kaymış, ama tam olarak çıkmamış halidir. Eklem yüzleri arasında tam olmayan sınırlı bir temas vardır.

3.Disloke (bir organın ya da organın bir bölümünün bulunması gereken yerin dışında olmasıyla ortaya çıkan bütün patolojik koşulları belirleyen terim) edilebilir kalça: Femur başı yuvanın içindedir fakat Barlow testi (kalçayı çıkarmak ile ilgili bir test) ile çıkarılabilir.

Hastalık dinamik bir gelişim göstermekte ve çocuk büyürken çeşitli etkenlerle beraber kendiliğinden düzelebilmekte ya da daha az olasılıkla kötüleşebilmektedir. Gerek (asetabulumun) yuvanın, gerekse femurun(uyluk) düzgün gelişmesi için femurbaşının, (asetabulum) yuva içinde yerleşik olması gereklidir. Doğuştan kalça çıkında femurbaşı ve asetabulum (yuva) arasındaki ilişki bozulmuş ya da ortadan kalkmıştır ve bu yüzden asetabulum (yuva) ve proksimal femurdaki bozuk yapısal oluşum tedavi geciktikçe daha da kötüleşir.

Ortopedi yazılı kaynaklarının belli başlıklarında ortalama 1000 canlı doğumda 1 oranında görüldüğü bildirilen doğuştan kalça çıkığı , Türkiyede’ki görülme sıklığının 1000 canlı doğumda yaklaşık 5 ile 15 arasında olduğu öngörülmektedir. Bu da ülkemizde her yıl tedavi edilmediği takdirde sakat kalma olasılığı yaklaşık 14-18 bin yenidoğan ile karşılaşıldığı anlamına gelmektedir. Doğuştan kalça çıkığı yaklaşık 4 ile 8 kat daha fazla görülmektedir. Sol kalçanın sağ kalçaya göre daha fazla etkilendiği bilinmektedir.

Doğuştan kalça çıkığının olmasında birden fazla etken rol oynar ; mekanik yapısal faktörler (bağ doku gevşekliği), genetik (ırk özellikleri ve cinsiyet) ve mekanik çevresel faktörler (makat doğum, ilk doğum, doğum sonrası pozisyon) önemlidir.

Pozitif aile öyküsü olan yani daha önce kalça çıkıklığı görülen ailelerde, doğum öncesi makadi duruş ya da makadi doğum öyküsü olan ve kundak uygulanan bebeklerde doğuştan kalça çıkığı daha sık gözlemlenmektedir. Bunun yanında beyaz ırkta ilk doğan kız çocukları da fazla risk altındadırlar.

Doğuştan Kalça Çıkığı Ameliyatı

Yürüme çağında tanı konulan hastalar hekime genellikle aileleri tarafından bacakta kısalık ve aksamanın fark edilmesi sonucu getirilirler. Geç başvurunun nedenlerinin ailenin sosyal ve ekonomik açıdan, eğitim bakımından yetersizliği yanında, daha önce gidilen aile hekimin ve pediatri (çocuk hastalıklarıyla ilgili hekim dalı.) hekimlerinin doğuştan kalça çıkığının önemi hakkında yetersiz bilgiye sahip olmaları olduğu da düşünülmektedir.

Doğuştan kalça çıkığı tedavisinde amaç, mümkün olan en kısa zamanda redüksiyonu (yerinden oynamış ya da çıkmış bir kırığın ya da çıkmış bir eklemin normal olarak anatomik yerine oturtulmasıdır.) sağlamak ve proksimal femur ve yuvanın gelişimine uygun ortamı oluşturmaktır. Doğuştan kalça çıkığı tanısı ne kadar geç konulursa, yuva ve uyluğun oturması da o kadar zorlaşır ; dejeneratif (eklem hastalığı olan osteoartrit halk arasında kireçlenme olarak bilinmektedir.) eklem hastalığı gelişme riski de artar.

On sekiz ay sonrasında eklem kapsülü üste doğru uzadığı için genellikle ön tarafı açık redüksiyon yapılır ve kapsül redüksiyon sonrasında uygun gerginlikte daraltılır.

6 aydan sonra konservatif yöntemlerle (tıpta takip etmek ya da ilaç tedavisi yapmak anlamında kullanılır. Cerrahi tedavinin zıddıdır.) tedavi başarı şansı daha düşük olduğu için çocuğun tedavisi sıklıkla hastanede yatarak ve ameliyathanede yapılır. 7-18 ay arasında birincil olarak ya da ilk 6 ayda konservatif yöntemlerin başarısız olduğu kalçalarda kapalı ya da açık redüksiyon (kırılmış bir kemik ya da çıkmış bir eklemin cerrahi olarak orijinal durumuna getirilmesi) yapılır. Kalçanın kapalı redüksiyonu ve sonrasında redüksiyonun korunması için alçı uygulaması genel anestezi altında yapılır.

Redüksiyonun niteliği ve genel anestezi (genellikle cerrahi müdahalelerden önce uygulanan, bedenin tümünü ya da belirli bir bölümünün ağrıya duyarsız hale gelmesini sağlayan işleme verilen addır. Vücudun sadece belirli bir bölgesini uyuşturan anestezi türüne ise lokal anestezidir) altında yapılır. Redüksiyonun niteliği ve engel olabilecek yumuşak doku yapıları ekleme kontrast madde verilerek artrografi (eklem içi yapıların ayrıntılı görüntülenmesini sağlayan tanı yöntemidir.) ile saptanır. Açık redüksiyon, öncelikle başarısız kapalı redüksiyon sonrası yapılır. Açık redüksiyonda, femurbaşının asetabulum (yuva) içine girmesine engel olan eklem dışı ve eklem içi yumuşak doku engelleri cerrahi olarak ortadan kaldırılır.

Avasküler nekroz (AVN) (kemiği besleyen kan damarlarında kan akımının azalması ve duraklaması sonucu, beslenemeyen bölgedeki canlı dokunun ölmesidir.), tedavisi sonrası uzun dönemde sorunlara yol açan en önemli komplikasyondur ( tıbbi anlamda komplikasyon terimi, bir rahatsızlığın, hastalığın veya tıbbi tedavi işleminin ön görülebilen istenmeyen etkileridir. Komplikasyonlar bir hastalığın gidişatını kötü yönde etkiler.) ve uzun dönemde dejeneratif (eklem hastalığı olan osteoartrit halk arasında kireçlenme olarak bilinmektedir.

50 yaş üzeindeki kişilerde en sık görülen eklem hastalığıdır. Osteoartrit vücuttaki herhangi bir eklemi etkileyebilir. En sık etkilediği eklemler eller, kalça, diz ve omurgadır.) eklem hastalığına yol açar. Avasküler nekroz tümüyle tedaviye bağlı bir komplikasyondur ve önlenebilir. Doğuştan kalça çıkığı önlenebilir bir sakatlık nedenidir. Gerek toplumun kalça çıkıklığı konusunda eğitimi gerekse özellikle yenidoğan döneminde erken tanı ve doğru tedavinin sağlanmasından başarının sağlanmasında büyük rol oynamaktadır.

Pavlik bandajı başarılı bir tedavi şekli olmakla birlikte komplikasyonları da vardır. Bunlar arasında avasküler nekroz (%0-15), redüksiyonda başarısızlık, kalçanın aşağı doğru çıkığı, femoral sinir felci sayılabilir. Bandaj uygulamalarının başarısız olması durumunda (traksiyonla evde veya hastanede üç hafta takip edilen bebeğin femurbaşı asetabulum altına inince yavaş abdüksiyon (bir ekstremitenin frontal düzlemde orta hattan uzaklaşmasına denir.) ve iç rotasyonla( baş ve boynun sağa ve sola çevrilme hareketinesağ ve sola rotasyon denir) kalçalar redükte edilir ve alçılanır) uygulanır.

Ayrıca genel anestezi altında kapalı redüksiyon uygulanır. Pelvidal alçı (MPSli hastalarda kalça cerrahisi sonrası sık olarak kullanılır. Genellikle önemli ölçüde efor ve planlama gerektirir. Neyseki sadece ameliyat sonrası 6-12 hafta kullanılmaktadır. Doktora, bu uygulamanın çocuğun emeklemesini, dönmesini, oturmasını, yürümesini ne kadar kısıtlayacağı sorulmalıdır.) nadiren de açık redüksiyon uygulanır.

6 ay -2 yaş arasında, tedavide kapalı cerrahi redüksiyon tercih edilir. Eğer redüksiyon zamanında önemli bir instabilite (DNA yanlış eşleşme tamiri eksikliği ve genemonik kararsızlık, birbirleri ile yakın ilişkili ve kimi zaman birbirlerinin yerine kullanılan terimlerdir) varsa, açık redüksiyon olabilir. 2 yaş ve üzeinde tedavi başarısı sınırlıdır.

Doğuştan Kalça Çıkığı Belirtileri

Doğuştan kalça çıkıklığı belirtileri genellikle doktor muayesi sırasında oldukça kolay bir şekilde fark edilebilir. Bunun için beklerde doktor muayeneleri çok önemlidir. Yenidoğan bebeklerin mutlaka ultrason ile kontrol edilmesi gerekmektedir. Yenidoğan bebekler anne karnında dizleri bükük bir şekilde durdukları için yeni doğduklarında da bir süre öyle durmaya devam ederler. Ancak yenidoğan bebeklerin bacaklarını rahatça düz bir pozisyonda tutmaları doktorların doğuştan kalça çıkıklığı teşhisini koymalarını kolaylaştırmaktadır.

Bebeklerin anne karnındaki pozisyonlarından dolayı bükük duran bacaklarını dik tutup düzeltmeye çalışmamak gerekir. Aksi takdirde bebekteki anatomik kalça yapısını bozabilir kalça çıkıklığına sebebiyet verebiliriz. Bebeklerdeki iki bacak arasındaki farklılık , bacaklarının esneklik durumunun birbirinden farklı şekilde olması ya da birinin diğer bacağa göre yeterince esnek olmayışı , hareket etmekte zorlanma ya da yeterince hareket edememe gibi durumlarda doktorun teşhisini koymasına yardımcı olur. Yürümeye başlayan bebeklerde de sendeleme kalça çıkıklığı belirtilerinden sayılmaktadır.

Doğuştan kalça çıkığı belirtileri ilk altı ay içerisinde fark edilmesi oldukça zordur ancak fark edildiği zaman neredeyse %100 iyileşme ihtimali gösterir. Bu yüzden de doktor muayeneleri ihmal edilmemelidir. Kalça çıkığı, kalça ultrasonografisi tanısı ile netleşmektedir.

Yenidoğan bebek 3,5 kilonun üstünde dünyaya gelirse ya da çoklu gebelik de söz konusu ise kalça çıkıklığı tanısı bebeğe konabilir.

Doğuştan kalça çıkıkları özellikle yeni doğan bebeklerde ve çıkık derecesi ağır olmayan küçük çocuklarda yürüyene kadar hiç belirti olmayabilir. Bu gibi durumlarda çıkık, çocuk doktorlarının normal muayeneleri sırasında fark edilebilir.

Bebeklerde boyunda eğrilik olması, ayaklarda şekil bozuklukları olması, omurgada eğrilik gibi hastalıklar varsa, kalça çıkığı görülmesi riski daha fazladır. Ayrıca bebeklerde kalp ve damar hastalığı, idrar yolları hastalıkları ve mide bağırsak hastalıkları da varsa, kalça çıkıklığı riski yüksektir. Yenidoğan döneminde (özellikle ilk 2 ayda) kalçadan hareket ile ses gelmesi, aşırı hareket ile kalçada gevşeklik hissedilmesi önemlidir. Kalça çıkığının tespit etmenin en erken ve en doğru yolu yenidoğan döneminde bebeğe kalça ultrasonografisi yapmaktır.

Ultrasonografi anneye gebelik sırasında bir çok kez yapılmaktadır. Ancak gebelik sırasında yapılan ultrasonografilerde bebeğin kalçasının muayenesi yapılmamaktadır. Bu nedenle he şey normal olan bir gebelikte doğumdan sonra bebekte kalça çıkığı saptanabilmektedir. Yenidoğan döneminde el ile muayenede %10 oranında hatalı sonuç çıktığı yapılan çalışmalarda görülmüştür. Bu nedenle yenidoğan döneminde mutlaka kalça ultrasonografisi artık doğru sonuç vermesi azaldığından, kalça röntgeni çekilmektedir.

Kızlarda doğuştan kalça çıkıklığı erkeklere oranla altı kat daha fazla görülmektedir. Kalça çıkıklığı tam olarak bilinmese de uzmanların tahminleri yönünde hormonal, genetik ve çevresel faktörlerin rol oynadığı görülmektedir. Doğuştan kalça çıkıklığı anne karnında gelişebileceği gibi doğum sonrasında anne ve babaların yaptığı yanlış davranışlar sonucunda da gelişebilir.

Leğen kemiğindeki aksamasından kaynaklı olarak normal pozisyonunu koruyamaması ya da normal pozisyonunun dışına çıkması sonucu kalça kemiğinin yuvadan çıkmasıyla kalça çıkıklığı meydana gelmektedir.

Doğduktan sonra kundak uygulamasının kullanımı ile ailenin sağlam kalçaları olan bir bebeğe yapabilecekleri en büyük kötülüktür. Sağlam ve yuvasında olan kalçalar kundak uygulaması ile yerinden çıkabilmektedir.

Doğuştan kalça çıkıklığı belirtilerini şöyle sıralayabiliriz,

  •  İki bacak arasında uzunluk farkı olması,
  •  Kalça eklemi hareketlerinde sınırlılık, örneğin bacağın dışa doğru açılmaması,
  •  Kalça bacaklardaki deri katlantılarının sayı ve şeklinde asimetri,
  •  Oturma, emekleme, yürüme gibi fonksiyonları yeterince gerçekleştirememe ya da gerçekleştirirken zorlanma,
  •  Yürüyen bebeklerde aksama,
  •  Kalça eklemi hareket ettirildiğinde tıklama sesi duyulması,
  •  Bacaklarda uzunluk farkı,
  •  Bacaklardaki kıvrımların farklı olması,
  •  Bacaklardan birinin diğerine göre daha az hareketli ve daha az esnek olması ,
  •  Bebeğin altını değiştirirken kalçalardan birinin veya ikisinin yeterince açılmaması,
  •  Yürüme başlangıcında sendeleyerek yürüme,
  •  İki taraflı çıkıklarda ördek gibi yürüme,
  •  Yaşıtlarına göre geç yürüme,
  •  Bacaklar arasındaki genişlik normalden daha fazla görünebilir

Şeklinde sıralanabilir.

  •  Tedavi edilmeyen kalça çıkıklığı, kalça ekleminde kalıcı bozukluluğuna bağlı çeşitli şikayetlere neden olur. Bu şikayetlerden bazıları;
  •  Topallayarak yürüme,
  •  Kalçada genç yaşlarda başlayan ağrı,
  •  Eklemde aşınmaya bağlı erken dönemde osteoartrit gelişimi,
  •  Eklem hareketlerinde kalıcı kısıtlılık olarak sıralanabilir.

Doğuştan Kalça Çıkığı Ameliyatı Olanlar

Doğuştan kalça çıkığı ameliyatı olanlar yaşamlarını eskisi gibi normal ve sağlıklı bir şekilde sürdürebilirler. Ağrı ve hareket kısıtlılığı nedeniyle hastanın günlük hayatında yapabildikleri değişip yaşam kalitesi olumsuz etkilenmektedir. Bunun için protez uygulaması ilerleyen yaşlarda yapılması gerekir.

Kalça protezi, kalça eklemi iyice kötüye gitmiş hastalarda, işlevini kaybetmiş eklemin yapay bir eklemle değiştirilmesi ameliyatıdır. Hastaların iyileşme süresi hastadan hastaya değişkenlik göstermektedir. Bu hastaların tedavisi sonrasında ya da hiç tedavi edilemeyen vakalarda kalça ekleminde ilerleyen yaşlarda kireçlenme (koksartroz) gelişebilmektedir.

Hastaların yaşam kalitesini arttırmak amacıyla yapılan bu ameliyatların zaman kaybedilmeden ve hastaların yaşı ilerlemeden yapılması gerekir. Çünkü yaş ilerledikçe kemiklerin kaynaşması zorlaşır ve iyileşme süresi de uzar.

Doğuştan kalça çıkığı ameliyatı olanlar genellikle zorlu ama başarılı bir ameliyat geçirirler. Belirli bir süre hastanede yattıktan sonra doktorların gözlemi sonucunda iyileşmeye başladığında taburcu edilirler.

Kalça protezi ameliyatı sonrasında kalça ekleminin tümüyle değişmesinden sonra hastalar daha kolay hareket edebilir. Hastalarda ağrılar genellikle kesilir ya da iyice azalmaya başlar. Ameliyat ağrıları da birkaç hafta sonra kesilmeye başlar. Hastalarda kalça ağrısı olmadığından dolayı bacaklarını daha rahat kullanmaya başlarlar ve böylece kasları da daha fazla güçlenmiş olur. Hastalar bu ameliyattan sonra günlük işlerini ve diğer çok ağır olmayan işlerini de yapmaya başlarlar. Böylece eski yaşamlarına dönebildikleri için yaşam kaliteleri de yükselmiş olur.

Ancak bazı durumlarda kalça protezi ameliyatı zamanında yapılmadığı ve ertelendiği için kalça ağrıları başlamadan önce yapılamayan hareketlerin ve aktivitelerin tümünü yapmayı sağlayamayabilir. Bu ameliyattan sonra uzun süre boyunca rahatlıkla hareket edebilir ve böylece hastalar eski hareket özgürlüğüne kavuşmuş olurlar. Ameliyatla takılan kalça protezi yıllarca kullanılabilir.

Genellikle ameliyat sonrasında koşu, antrenman vb. gibi yüksek performans gerektiren spor aktivitelerinin yapılmaması tavsiye edilir. Hastaların zaman içinde aktivitelerinden dolayı bu protez zamanla yıpranmaya başlayacaktır. Aşırıya kaçan aktivitelerde bulunmak, ya da aşırı kilolu olmanın beraberinde getirdiği sonuçlarla beraber protez daha hızlı bir şekilde yıpranmaya başlayıp yerinden oynamayıp ağrılar baş gösterecektir.

İyileşme sürelerinin başlangıcında hastaların merdiven inip çıkmamaya özen göstermesi gerekir. Merdiven çıkmaya zorunlu kaldıkları durumlarda da mutlaka bir yerden destek almaları gerekmektedir. Hastaların evde de olası kazalar veya risk faktörlerini önleyebilmeleri için ayaklarının altından kaygan olabileceğini düşündükleri şeyleri kaldırmaları gerekir.

Hastalar banyo veya duş alırken yine mutlaka bir yerden destek alarak bu işlemleri yapmaları gerekmektedir. Ameliyat sonrasında oturduklarında mutlaka oturdukları yere sırtını dayayarak dik bir şekilde oturmaları gerekmektedir. Kalça protezi ameliyatından sonra mümkünse hastaların yanında bir refakatçinin bulunması hasta için oldukça önemlidir.

Hastaların ameliyattan sonra bir süre ağrı duyması normaldir. Ancak doktorların önereceği şekilde bu ağrıyı kesmek için ağrı kesici uygulamaları yapılabilir. Ameliyat olduktan birkaç saat sonra hastalar ayakta durabilir veya yürüteç yardımıyla yürümeye başlayabilirler. Hastaların ameliyat sonrası yapacakları yürüyüş ve egzersizler iyileşme sürelerini hızlandıracaktır.

Kalça protezi ameliyatından sonra yapay kalça ekleminin doğal bir kalça gibi bükülmesi pek mümkün olmayacaktır. İlk zamanlarda gün içerisinde yapılacak bazı hareketler yeni eklemi fazla zorlayabilir. Dolayısıyla doktorun tavsiyeleriyle hareket etmek daha doğru olacaktır.

Hastalara ameliyat sonrasında bacak bacak üstüne atmak tavsiye edilmez. Otururken bacaklarını birleştirmek yerine ayrık tutmaları önerilir. Zor durumda kalmadıkça hastaların çok fazla eğilmemesi gerekir.

Kalça çıkığı ameliyatı olan hastaların ameliyatlarının başarı oranı hastanın genel durumuna, kemik kalitesi ve ameliyat öncesinde eklemin hareket sınırlarının ne kadar olduğuna bağlıdır. Bunun için ameliyatın zamanlamasını doğru bir şekilde yapmak, ameliyatı çok geciktirmemek hastanın daha iyi sonuçlar almasını sağlayacaktır.

Doğuştan kalça çıkığı ameliyatı olanlar artık rahat bir şekilde ameliyat edilip tedavi edilebilmektedir. Hastalar da bu tedaviden memnun bir şekilde hastaneden ayrılırlar.

Bebeklerde kalça çıkığı tedavi sonrasında kemiklerin kaynaşma durumu oldukça hızlı olduğundan dolayı iyileşme süreleri de kısadır. Alçı çıkarıldıktan sonra, birkaç hafta sonra bebeklerde ağrı ya da bacağın tam açılamaması gibi sorunlar da ortadan kalkar. Alçıdan sonra ameliyattan sonra düzenli ortopedist doktorları kontrollerinde fizik tedavi de gerekebilir.

Yetişkinlerde kalça çıkığı tedavisinde ise, kalça protezi takmak gerekir. Kalça protezi ameliyatı yapıldıktan sonra 6-8 boyunca ağrı ve hareket kısıtlılığı görülebilir. Hastaların ameliyat sonrasında yasaklı hareketleri yapmamaları için hekimlerinin hastalarını bilgilendirmeleri gerekir. Gerekli görüldüğü durumlarda fizik tedavisine başlanarak iyileşme süresinin hızlanmasını sağlar.

Ameliyat sonrası hastaya takılan protezlerin ortalama kullanım süreleri 15-25 yıl arasında değişebilmektedir. Hastaya takılan bu protezler uzun süre kullanıldıktan sonra protezlerde yıpranma, gevşeme ve dolayısıyla değiştirme gibi sorunlar meydana gelebilmektedir. Protez ameliyatı sonrasında düzenli muayenelerle hekimin de gözetimi altında gerektiğinde müdahale edilmesi gerekir.

Hastalar, yatarken, otururken veya ayakta dururken ayaklarını içe ya da dışa doğru bükmemeleri gerekir. Bir merdiven çıkarken önce sağlam bacakla inerken de ameliyatlı bacakla adım atmaya özen göstermeleri gerekir.

Hastalar iyileşme döneminde kalça ağrısı, bacak ağrısı, bacak şişmesi, ameliyat yerinde kızarma, yanma, sızlama yüksek ateş, göğüste ağrı ve solunum güçlüğü gibi durumlar yaşayabilirler bu durumlarda da mutlaka doktorlarıyla görüşmeleri gerekmektedir. Cinsel yaşamdan bir süre uzak durmaları gerekmektedir. Ameliyat sonrasında düzenli yürüyüşler ve kontrol muayenelerinin mutlaka yapılması gerekir.

Doğuştan Kalça Çıkığı Nedenleri

Bebeklerde kalça çıkıklığının nedenleri genellikle doğumsal olarak bilinse de dışarıdan uygulanan etkilerin de payı büyüktür. Özellikle Türkiye’deki ailelerin yeni doğana kundak uygulaması kalça çıkığı problemine neden olmaktadır.

Ülkemizde her 100 doğumdan 1’inde görülen doğumsal kalça çıkığı, uyluk kemiğinin baş kısmının içinde bulunması gereken yuvadan ayrılması sonucu oluşur. Erken dönemde tedavi edilmezse, ayak kısalığı ve topallama gibi kalıcı sakatlıklara yol açabilir. Bunların yanı sıra kalça ve belde erken kireçlenme görülebilir. Bebeklerde gelişen kalça çıkığının nedeni tam olarak bilinmese de genetik, hormanal ve çevresel etkenlerin rol oynadığı düşünülür. Kalça çıkığı anne karnındayken gelişebileceği gibi, ebeveynlerin hatalı davranışları nedeniyle sonradan da oluşabilir.

Anne veya babada kalça çıkığı varsa çocuklarında da kalça çıkığı görülme oranı yüksektir. Aynı zamanda yakın akraba evliliklerinden doğan bebeklerde gelişimsel kalça çıkığı bulunma riski artmaktadır. Makadi yolla doğan, zor doğan ve ayaklarında doğuştan sakatlık bulunan bebeklerde, ikiz bebeklerde kalça çıkığı bulunma oranı yüksektir.

Doğuma bağlı olarak beynin oksijensiz kalması (beyin felci) veya sırt omurgasının oluşmasında yaşanan bazı aksaklıklar gibi nöroloik sebeplerin yanı sıra boyun eğriliği (tortikolis) ve ayak eğrilikleri de kalça çıkığı riskinin tetikleyen faktörler arasındadır.

Anne karnındaki bebeğin ters pozisyonuna bağlı olarak, ters doğumla dünyaya gelen bebeklerde de görülebilmektedir. Kalça çıkığına eğimli olan bir bebeğe doğduğu zaman yapılan kundaklama da, bebekte kalça çıkığı olmasına neden olabilir.

Anne hormonlarının çocuk kalça ekleminde gevşeklik yapması, genetik faktörler ve anne karnındaki kötü duruşlar, sezeryan doğum, kundak sargısı gibi nedenlerle doğuştan kalça çıkığı oluşur.

Kalça çıkığı, anne rahmindeki düşük amniyon sıvısı seviyeleri de bağlantılı olabilmektedir. İlk gebelikte rahim, henüz tam gevşemediği için bebeğe baskı uygulanarak kalça çıkığını tetikleyebilir. Bu sebeple ilk hamileliklerde kalça çıkığı görülme riski fazladır. Rahatsızlık, doğuştan gelen çeşitli sendrom ve hastalıkların bir parçası da olabilir.

Kalça çıkığında özellikle yeni doğan bebeklerde ve çıkık derecesi ağır olmayan küçük çocuklarda yürüyene kadar hiçbir belirti olmayabilir. Bu gibi durumlarda çıkık, çocuk doktorlarının normal muayeneleri sırasında fark edilebilir.

Bebeğinizin bacaklarında uzunluk farkı, ayaklarında şekilsel bozukluk, kalça ve bacağın üst kıvrım bölgelerinde sağ ve sol bacak arasındaki farklılık, bacaklardan birinin diğerine oranla daha az hareketliliği ve esnekliği varsa doktora başvurulması gerekir. Ayrıca yürüme başlangıcında sendeleyerek yürüme biçimi gibi belirtiler gözlemliyorsa en kısa sürede bebeği deneyimli bir ortopediste göstermeleri gerekir.

Bebeklerde diğer kalça çıkıklığına nedenleri şöyle sıralayabiliriz;

Kundaklamak : Maalesef ülkemizde hala bazı yörelerde kundak uygulaması yaygın olarak yapılıyor. Bebeğimizi kundaklamaktan kaçınmak gerekiyor. Çünkü anne karnındayken bacakları kıvrık duran bebeğin bu pozisyonda bir süre daha kalmaması gerekir. Bu nedenle doğum sonrasında kalçaların ve bacakların düzeltilerek sıkıca kundağa sarılması kalçaları çıkığa eğilimli hale getirir. 1-2 günlük bir uygulama bile kalça çıkığına neden olabilir. Her yıl binlerce çocuğun kalça problemlerinin ortaya çıkmasında kundağın olumsuz rolü olduğu söyleniyor.

Dar kıyafetler giydirmek: Bebeklere bazen ekonomik nedenlerle, bazen yanlış alışkanlıklar yüzünden dar ve küçük giysiler giydirilmesi çok yanlış. Kalçaları ve bacakları sıkan, hareketlerini engelleyen pantolon, pijama, zıbın ve tulum gibi kıyafetler, ince bezler çıkık oluşmasına yol açabilir. Bunun için bebeğinize daima bacak harekelerini engellemeyecek olan rahat kıyafetler giydirmek gerekir.

Ayaklarından tutup kaldırmak: Tıpkı bir balık gibi bebekleri bacaklarından tutup kaldırmak zararlıdır. Bu hareketle bacaklar birbirine yaklaşır ve kalça çıkabilir. Dolayısıyla altının değiştirirken ayaklarından tutup kaldırmamak gerekir. Bunun yerine bacaklarını açarak altını temizleyin.

Bacaklarını birleştirmeye çalışmak: Bebek yatarken bacaklarını iki yana açabilir. Bu durumda bacaklarını birleştirmeye çalışmayın. Çünkü bacaklar birleşince henüz oluşumunu tamamlamamış olan kalça eklemindeki yuvadan kalça topuzu (femur başı) çıkabilir.

Yanlış bezlemek: Çok ince bez koymak ve iki bacağı bir arada tutan bağlar koymak kalçayı yuvadan çıkarır. Bu nedenle kalçaları 45 derece kadar açık tutacak şekilde kalın bez kullanmak gerekir.

Kucakta hatalı taşımak: Bebeğinizi kucağınızda ayaklarını birleştirerek tutmamak gerekir. Ayaklarını açan özel taşıma aleti ile ya da ata biner gibi bacaklarını açarak yan kalçanız üzerinden tutarak taşıyın.

Yürüteç: Kemikleri henüz gelişmeden yürütece konursa, bacakları eğrilir. Bu yüzden 11. Aydan önce yürüteç kullanmamak gerekir.

doğuştan kalça çıkığı, doğuştan kalça çıkığı tedavisi, doğuştan kalça çıkığı nedir, doğuştan kalça çıkığı ameliyatı, doğuştan kalça çıkığı belirtileri konulu yazımızın sonuna geldik. Aşağıda doğuştan kalça çıkığı ile ilgili kaynakçamızı bulabilirsiniz.

Kaynakça

https://www.medicana.com.tr/saglik-rehberi-detay/3617/dogustan-kalca-cikigi

https://hsgm.saglik.gov.tr/depo/birimler/cocuk_ergen_db/dokumanlar/yayinlar/Kitaplar/GKD_Rehberi.pdf

https://www.journalagent.com/vtd/pdfs/VTD-38039-REVIEW-GUNER.pdf

http://dergi.totbid.org.tr/totbid/dergi/pdf2014_5_6.pdf

http://dergi.totbid.org.tr/totbid/dergi/pdf2014_5_7.pdf

https://www.aott.org.tr/Content/files/sayilar/559/559-5573.pdf

https://www.medicalpark.com.tr/bebeklerde-kalca-cikigi/hg-1977

http://www.jcam.com.tr/files/KATD-3543.pdf

http://turkishfamilyphysician.com/wp-content/uploads/2016/08/C3-S4-gelisimsel-kalca-displazisine-yaklasim.pdf

http://www.haber7.com/saglik/haber/2808584-kalca-cikigi-nedir-belirtileri-nelerdir-kalca-cikigi-tedavi-yontemleri/?detay=2

https://tr.wikipedia.org/wiki/Do%C4%9Fu%C5%9Ftan_kal%C3%A7a_%C3%A7%C4%B1k%C4%B1%C4%9F%C4%B1

https://www.haldunseyhan.com/dogumsal-kalca-cikigi

https://www.sozcu.com.tr/hayatim/yasam-haberleri/gelisimsel-kalca-displazisi-nedir-belirtileri-ve-tedavisi-1szcu/

https://ayas.baskenthastaneleri.com/tr/saglik-rehberi/cocuklarda-kalca-cikikligi

https://www.acibademhayat.com/bebeklerde-kalca-cikigina-neden-olan-7-hata

http://dergi.totbid.org.tr/totbid/dergi/pdf2014_5_5.pdf

https://hthayat.haberturk.com/anne-baba/cocuk-sagligi/haber/655588-bebeklerde-kalca-cikigi-nedir-bebeklerde-kalca-cikigi-tedavisi-nasildir

https://www.cankayaortopedi.com/hastalar-i%C3%A7in/do%C4%9Fu%C5%9Ftan-kal%C3%A7a-%C3%A7%C4%B1k%C4%B1%C4%9F%C4%B1nda-erken-tan%C4%B1

https://www.milliyet.com.tr/pembenar/kalca-cikigi-neden-olur-2159745

https://www.sabah.com.tr/saglik/2016/01/20/dogumsal-kalca-cikigi-neden-olur

https://www.memorial.com.tr/saglik-rehberleri/bebeklerdeki-kalca-cikiginin-4-nedeni/

https://kalcacikigi.net/kalca-cikigi-iyilesme-sureci/

https://www.memorial.com.tr/saglik-rehberleri/kalca-protezi/


damar-tikanikligi.jpg

DAMAR TIKANIKLIĞI BELİRTİLERİ

Damar tıkanıklığı, genellikle fark edilemeyebilir.Bu nedenle de tıkanıklığın ilerlemesi halinde kalp krizi ya da inme gibi insan hayatı açısından oldukça tehlikeli durumlar beklenmedik anlarda ortaya çıkar.Yavaş yavaş oluşan bu hastalık çoğunlukla 50 yaş üstü bireylerde belirti vermekte. Çok az da olsa çocuk ve gençlerde de görülmektedir.Damar tıkanıklığı belirtileri noktasında dikkatli olmak ve sağlıklı bir yaşam tarzını seçmek bu hastalığa yakalanmamak için en önemli faktörlerdir.Kalıtım, içki ve sigara kullanımı ile yanlış beslenmenin baş tetikleyicisi olduğu damar tıkanıklığı, ağır ağır ilerleyen tehlikeli bir sağlık sorunudur.

  • Göğsün üstünde baskı oluşması, göğsün sıkışması
  • Omuz, kol, çene, boyun ya da sırt bölgelerinde sıkışma veya baskı
  • Hazımsızlık ağrısı
  • Fiziksel aktivitelerin ardından göğüs bölümünde oluşmakta olan ağrı
  • Nefes darlığı
  • Kalp ritmi ile alakalı düzensizlik ve diğer sorunlar

Kateter

DAMAR TIKANIKLIĞI NEDEN OLUR

Damarlarda tıkanıklık oluşumunda en önemli faktör, damarların esneklik ve iç yüzeylerindeki pürüzsüzlüğün kaybına neden olan aterosklerozdur.Damar sertliği olarak da bilinmekte olan ateroskleroz gelişimini tetikleyen çeşitli faktörler vardır.Bu faktörlerden bazısı;

  • Aşırı kilolu olmak
  • Sigara içmek
  • Hiperkolesterolemi
  • Diyabet
  • Hareketsiz yaşam stili
  • Doymuş ve trans yağlar açısından zengin sağlıksız beslenme
  • Ailede ateroskleroz öyküsü
  • Hipertansiyon
  • Kanda, LDL denilen kötü kolesterolün yüksek, HDL denilen iyi kolesterolün ise düşük seviye olması
  • İnflamasyon, yani iltihap belirtisi olarak gösterilen C-Reaktif Protein seviyesinde yükseliş
  • Yüksek tansiyon
  • Düzensiz beslenme
  • Fiziksel aktivite konusunda yetersiz olma, hareketsizlik
  • Ailede görülen damar hastalıkları

DAMAR TIKANIKLIĞI TEDAVİSİ

Damar tıkanıklığı kolay fark edilmeyip ağır ilerleyen bir hastalık olduğu için, önlemlerin çok önceden alınması şarttır.Özellikle gençlik çağında sağlıksız beslenme ve sigara kullanımına başlamak ilerleyen yaşlar için damar tıkanıklığı yaşanmasına sebep olur.Damar tıkanıklığına ne iyi gelir derseniz ilk olarak yaşam tarzınızda değişiklikler yapmanızı önerebiliriz.Bu bağlamda düzenli spor yada çeşitli fiziksel aktiviteler, sağlıklı besenme ve yüksek kolesterollü besinlerden uzak durabilirsiniz.Ayrıca sigara ve alkolden uzak durmanız da bu hastalığa yakalanmamanız için mühim.Bacaklarda yaşanan tıkanmaları geçirmek için;bacak damar tıkanıklığı egzersizleri yapabilirsiniz. Damar tıkanıklığı tedavisi konusunda tıbbi olarak da pek çok yöntem mevcuttur.Bunlardan ilki ilaç tedavisidir. Çeşitli tetkiklerin ardından doktorunuz, damarlarda plak oluşumunu ya da kan pıhtılaşmasını önlemek için çeşitli ilaçlar verebilir.Ayrıca kolesterolü ve kan basıncını düşürmek için de ilaçlardan yardım alınabilir.

Damar tıkanıklığı nasıl açılır noktasında başka bir yol ise damar tıkanıklığı ameliyatıdır.Damar tıkanıklığı ileri seviyedeyse anjiyoplasti ve bypass ameliyatı yapılır.Anjiyoplastide tıkalı damarlar mekanik olarak balon ile genişletilir ve açılır.Ülkemizde ve dünyada sıkça başvurulan bir yöntem olan bypass ameliyatıyla ise damar tıkanıklığı sorunu çözülür ve hasta hayatına normal bir şekilde devam edebilir.

Sizde bu belirtilerin arasından birkaçından muzdarip iseniz, mutlaka hemen alanında uzman bir doktora başvurmalısınız.Tam donanımlı bir hastanede yaptıracağınız check-up ile doktorunuz erken teşhis de bulunabilir ve tüm riskleri yok edebilirsiniz.

TETKİK VE UYGULAMALAR

  • Balon anjiyoplasti/stent
  • Mitral balon valvüloplasti
  • Bypass ameliyatı

DAMAR TIKANIKLIĞI NASIL ANLAŞILIR

Belirtiler tıkanıklığın geliştiği damara göre şekillenir.

Kalp damarında tıkanıklık olursa;

  • Göğüs ağrısı:Göğüs ağrısı sıklıkla basınç tarzındadır ve çene, kol, boyun ve sırtın sol tarafına da yansıyan ağrı şeklinde hissedilmektedir.
  • Nefes darlığı
  • Kalp krizi:Damar tamamen tıkandığında kalp kasları beslenemez.beslenemeyen kasta nekroz yani doku ölümü ortaya çıkar.Acil tedavi gerektiren, ölümcül olabilen şiddetli bir sağlık sorunudur.

Beyin damarı ve şah damarı tıkanıklığında görülebilen belirtiler;

  • Ani görme kaybı
  • Bulanık görme
  • Vücudun bir yarısında uyuşma, karıncalanma, kuvvet kaybı ve hissizlik
  • Yürüme güçlüğü çekmek
  • Denge bozukluğu
  • Baş dönmesi yaşanması
  • Bilinç bulanıklığı
  • Konuşma bozukluğu
  • Şiddetli baş ağrısı
  • Yutma güçlüğü
  • Hafıza problemleri

Bacak damar tıkanıklığında görülen belirtiler;

  • Uylukta, baldırda yada bacakta başlangıçta yürümekle ortaya çıkan kramp şeklinde ağrı
  • İleri aşamada istirahat durumunda da ağrı
  • Yürüme güçlüğü
  • Merdiven çıkmada güçlük çekmek
  • Ayaklarda morar ve soğukluk görmek
  • Ayaklarda ve bacaklarda geçmeyen yaralar
  • Kangren

Toplar damar tıkanıklığında görülen belirtiler;

  • Bacakta şişlik, kızarıklık, ısı artışı ve ağrı
  • Bacak derisinde parlama, kıllarda dökülme
  • Ayak bileklerinde mavi-mor varisler
  • Ayak bileğinde yaralar ve cilt renginde koyulaşma

DAMAR TIKANIKLIĞINDA NE YEMEMELİ

Damarlarımızı tıkayabilecek tehlikeli yağlardan olabildiğince uzak durmalıyız;onların yerine meyve ve sebze açısından zengin dengeli bir beslenme programımız olmalıdır.

Damarlarınız tıkandığında kanınız olması gerektiği gibi taşınamaz.Bu durum kalp hastalıklarına yakalanma riskini artırırBu yüzden damar sağlığınızı korumanız ve damar tıkanmasını engellemek için vücudunuzda yağ birikmesine izin vermeniz çok önemlidir.

Damar duvarlarında yağ birikimine neden olan yiyecekler şunlardır;

  • Et
  • Yumurta
  • Tavuk derisi
  • Süt ve süt ürünleri
  • Trans yağlar
  • Hamur işi yemekler
  • Tatlılar(Şerbetli, sütlü)
  • Yağlı ve tuzlu atıştırmalıklar
  • Sağlıksız yiyecekler(Fast food ve abur cubur)

BEYİN DAMAR TIKANIKLIĞI

Koroner arterlerden farklı olarak oksijen yüklü kanı beyne nakleden boyun damarlarına karotis arterler ismi verilir.Damar tıkanıklığına neden olan sebeplerden dolayı bu arterlerin tıkanması sonucu inme tehlikesi yaşanabilir.Bunun daha da ileri sonucu olarak beyin damar tıkanıklığı ölüm riski taşımaktadır.Beyin damar tıkanıklığı belirtileri şu şekilde sıralanabilir;

  • Aniden ortaya çıkan güçsüzlük
  • Yüz, kol ve bacaklar başta olmak üzere vücudun belli bölgelerinde uyuşma
  • Konuşma sırasında zorlanma veya karşısındaki kişiyi anlayamama
  • Görme sorunu
  • Nefes alamamak
  • Baş dönmeleri yaşamak
  • Ayaktayken yada yürürken denge kaybı ve beklenmedik şekilde oluşan düşmeler
  • Bilinç kaybı
  • Aniden hissedilen şiddetli baş ağrısı

Beyin damar tıkanıklığına neden olan sebepler;

1)Yüksek tansiyon

Aşağıdaki etkenlerden kaynaklanabilir;

  • Yaşın ilerlemesi ile birlikte damar esnekliğinin azalması
  • Kalp ve damar hastalıkları
  • Aşırı hareketsizlik
  • Aşırı tuz tüketimi
  • İşlemiş gıdalar, yağlı gıdalar
  • Sigara ve alkol kullanımı
  • Aşırı kilo
  • Kronik böbrek rahatsızlıkları
  • Uyku apnesi
  • Cushing sendromu ve bazı diğer hastalıklar

2)Şeker hastalığı

3)Yüksek kolesterol ve iskemik inme

4)Kalıtsal etkenler ve diğer nedenler

Aşağıdaki etkenlerde beyin damar tıkanıklığına yol açabilir:

  • Atrial fibrilasyon
  • Toplardamar sisteminde bozukluklar(endotel hasarı vb.)
  • Kan dolaşımının yavaşlaması veya durması
  • Yağ embolisi
  • Hormon bozuklukları
  • Kanser

BEYİNDE DAMAR TIKANIKLIĞI GEÇER Mİ?

Beyin damar tıkanıklığı tedavisi, çoğunlukla o atağa yönelik bir tedavidir ve sonrasında hastalığın ilerlememesi ve yeniden benzer bir durumla karşılaşmamak için beyin damar tıkanıklığı tedavisinde gerekli tedavinin uygulanması ve doğru yaşam biçiminin kazanılıp sürdürülmesi gerekir.Tedaviden sonra şu unsurlara da dikkat edilmelidir;

  • Beyin damar sağlığı ve genel sağlık durumu için yaşam tarzının ve alışkanlıklarının (beslenme tarzı, hareketlilik, yeterli ve kaliteli uyku, stresin ölçülü düzeyde olması, tütün-alkol ve narkotik-uyarıcı maddelerden uzak durulması, sistemik hastalıklar varsa, örneğin hipertansiyon, diyabet, kolestrol yüksekliği vb. tedavisinin doğru ve yeterli bir şekilde yapılması, düzenli sağlık kontrolleri, ..)
  • Çevre ve hijyen sağlığı
  • İnsanın psişik bakımdan tutarlı ve kendini gerçekleştirme çabası içinde olması
  • Sosyal uyumluluk, çalışma koşulları, ..vb. gibi kişiye bağlı ve ayrıca kişinin dışında kalan sosyal-ekonomik-politik temelli pek çok faktör ile de ilişkili olması, insan sağlığının çok veçheli ve karmaşık yapısını gösterir.Bu durumda birey için rasyonel olan, sağlık ve hastalık bakımından entelektüel farkındalık ve bilgisini artırarak, kendi çaba ve tercihlerine bağlı olan değişkenleri olabildiğince doğru bir biçimde gerçekleştirebilmektir.

BEYİN DAMAR TIKANIKLIĞI TEDAVİSİ

Beyin damar tıkanıklığı tedavisinde ya da genel beyin damarı hastalıklarının tedavisinde, elbette problemin ne tip bir patolojik süreç olduğu, örneğin tıkayıcı yada kanama şeklinde olması, hangi damarların ve damar yapısının tutulduğu, tıkanma yada kanamanın ne zaman olduğunu, hastalığın derecesini, hastanın nörolojik ve sistemik durumu, beraberinde bulunan hastalıklar ve kullandığı ilaçlar, .. gibi pek çok belirleyici faktör tedavi stratejisini oluşturmada önemlidir.

Bu tip hastalarda tanı ve tedavi için yapılanlar çok dinamik, hızlı ve birlikte yürütülmesi gereken işlemlerdir.Beyin damar tıkanıklığı tedavisinde;Hastanın tedavisini ve sonucu belirleyen en önemli faktörlerden biride dakikalar saniyeler ile ölçülen bir zaman dilimi içinde hastaneye ulaştırılmasıdır.

Beyin damar tıkanıklığı tedavisinde pek çok tedavi şekli vardır.Bunlardan birkaçı;

  • İlaç tedavisi, spesifik ilaç tedavisi(atardamar yada toplardamar içine pıhtı çözücü spesifik ilaç verilmesi)
  • Cerrahi tedavi
  • Nöroradyolojik(damar lümenini açmaya yönelik çeşitli uygulamalar örn:stentleme) girişimlerdir.

Görüldüğü gibi beyin damar tıkanıklığı tedavisi çok yönlü, mültidisipliner, donanımlı ve uzman bir hastane ekibi gerektirmektedir .Bu bakımdan, beyin damar tıkanıklığı tedavisi uygulanmadan önce bu tip hastaların olabildiğince erken aşamada ve uygun merkezlere ulaştırılması gerekir.Bu durum beyin damar tıkanıklığı tedavisinde hastalığın seyrinin ve sonucunun iyi olması için büyük önem taşımaktadır .

BEYİN DAMAR TIKANIKLIĞINA NE İYİ GELİR

Beyin damar tıkanıklığına iyi gelen bazı unsurlar şunlardır;

  • Çevre ve hijyen sağlığı
  • İnsanın psişik bakımdan tutarlı ve kendini gerçekleştirme çabası içinde olması
  • Sosyal uyumluluk, çalışma koşulları…vb. gibi kişiye bağlı ve ayrıca kişinin dışında kalan sosyal-ekonomik-politik temelli pek çok faktör ile de ilişkili olması, insan sağlığının çok veçheli ve karmaşık yapısını gösterir.Bu durumda birey için rasyonel olan sağlık ve hastalık bakımından entelektüel farkındalık ve bilgisini arttırarak, kendi çaba ve tercihlerine bağlı olan değişkenleri olabildiğince doğru bir biçimde gerçekleştirebilmek.

10-KALP DAMAR TIKANIKLIĞI BELİRTİLERİ

  • Göğsün üzerinde baskı oluşumu, göğüs sıkışması
  • Sırt, boyun, çene, kol yada omuz bölgelerinde baskı veya sıkışma
  • Hazımsızlık ağrısı çekmek
  • Fiziksel aktivitelerin ardından göğüs bölümünde oluşan ağrı
  • Nefes darlığı
  • Kalp ritminde düzensizlik ve diğer sorunlar

Kalp damar tıkanıklığında kişide göğüs ağrısı, göğüste sıkışma ve baskı hissiyatı gibi semptomlar ortaya çıkmaktadır.Her zaman göğüs bölgesinde değil, sol kolda uyuşma olarakta belirtiler görülebilir.Bazen de, kalbin alt kısmındaki damar tıkandığı zaman mide ağrısı biçiminde de şikayetler olmaktadır.Çok nadir olmakla birlikte, kişilerde karın ağrısı, sırt ağrısı biçiminde şikayetler görülmesi ve dinlenirken ağrıların yavaş bir biçimde ortadan kalkmasıdır.Nadiren de olsa sırt ağrısı, karın ağrısı şeklinde hastalarda başvurabilirler.Bazende kalp damar tıkanıklığı olan hastalarda belirti olmaz bazen de nefes darlığı şikayetiyle doktorlara başvurabilmektedirler.

KALP DAMAR TIKANIKLIĞI HANGİ TESTLERLE ANLAŞILIR

Ekokardiyografi(EKO):Tanı koyulabilen durumlar söz konusudur.

Efor testi:Efor testi iki şekilde uygulanabilir:

  • Eforlu EKG (Elektrokardiyografi)
  • Stres EKO (Ekokardiografi) (Eforla veyza ilaçlı)

Koroner (bilgisayarlı tomografi) BT:Hastanın damar yolundan opak madde verilerek kalp damarlarının görüntülenmesi yöntemidir.Koroner BT yöntemi koroner damar içini ve damardaki plakaların birlikte görüntülenmesini sağlayarak koroner arter hastalığı varlığı, yaygınlığı, ciddiyeti ve yapılacak tedavi planı konusunda önemli katkılar sağlamaktadır.

Kardiyak MR

Miyokard Perfüzyon Sintigrafisi(MPS)(Talyum testi):Damar yolu ile verilen ve radyoaktif bir madde olan Talyum ile istirahat sırasında ve eforda kalp kasının beslenmesş incelenir.Testin aç olarak yapılması gerekmektedir.

Radyonüklid Ventrikülografi(MUGA):Kalbin sol karıncığının pompalama gücünün ölçümünde en kesin yöntemdir.İşlemden önce Teknesyum adı verilen bir radyoaktif madde ile kanın alyuvarları işaretlenir.Görüntüleme EKG kaydıyla eşzamanlı yapılarak kalp fonksiyonu ölçülür.

Pozitron Emisyon Tomografisi(PET):Kalp krizi geçirmiş olan hastalarda kalp krizi bölgesinde canlı doku olup olmadığını gösteren en değerli tetkiktir.Hastanın ameliyat veya perkutan koroner girişim kararında önemli rol oynamaktadır.

Koroner anjiyografi:Bu teknoloji ile kalp damarlarının her birinin farklı açılardan ayrı ayrı radyolojik fotoğrafları çekilir.İşlemden sonra 4-6 saatlik yatak istirahatı gerekir.Kasık atar damarından kalbe kadar iletilen bir katater yardımı ile yapılır.Bu sırada kalbin içindeki basınçlar ölçülür ve aynı zamanda sol kalp boşlupuna ‘boyalı madde’ verilerek kalbin kasılma işlevide inclenir.

El bileğinden anjiyografi:Kasıktan yapılan anjiyo girişimleri bir süredir el bileğinden de uygulanabilmektedir.Bu sayede sabah anjiyo olup , öğleden sonra işe yada eve dönmek mümkün hale geldi.Üstelik anjiyo sırasında stent de takılabilir.El bileğinden anjiyo için ön hazırlık gerekmez.Hatta işlem yapılan elini kullanabilir ve yemeğini kendi yiyebilir.Koroner tanısal işlemlerden sonra 6 saat hastanede yatmak yerine 2 saatte taburcu olunabilir.

BACAK DAMAR TIKANIKLIĞI BELİRTİLERİ VE EGZERSİZLERİ

Bacaklarda damar tıkanıklığı belirti olarak kendisini göstermeyebilir.bu sebeple tıkanıklığın ilerleyen evrelerinde kalp krizi ya da felç gibi istenmeyen rahatsızlıklar oluşabiliyor.Özellikle 50 yaş üstü insanlarda sıklıkla görülebiliyor .Az da olsa genç ve çocuklarda da damar tıkanıklığıyla karşılaşılabiliyor.

  • Bacak ağrısı
  • Hazımsızlık sebebiyle ortaya çıkan ağrılar
  • Kollar da ve bacaklarda hissizlik ve ağrı
  • Bacak ve ayakların anormal üşümesi
  • Bacak ve ayaklarda soluklaşma, renk değişikliği
  • Ayak tırnakların da meydana gelen kalınlaşma
  • Ayakların ve ayak parmaklarının üst kısmında bulunan tüylerde dökülme
  • Ayaklarda çıkan yaranın bacaklarda çıkan yaranın iyileşme süresinin uzaması
  • Kangren durumları bacak damar tıkanıklığının belli başlı belirtileri olarak dikkat çekiyor.

BOYUN DAMAR TIKANIKLIĞI

Halk arasında şah damarı olarak bilinen karotis arterlerin tıkanması durumudur.Karotis arterler, beynimizin ön kısmına oksijen bakımından zengin kan götüren atardamardır.Beynin ön bölümünde konuşma, düşünme, kişilik özellikleri motor ve duyusal işlevlerin konrtrol edildiği alanlar bulunmaktadır.Boynun her iki tarafındaki karotis arterlerde çene çizgisi açısının hemen alt tarafında nabız hissedilebilir.Boyun damar tıkanıklığı genellikle plak denilen yağlı maddelerin ve kolesterol artıklarının damar yüzeyinde duvarında birikmesinden kaynaklanır.Şah damarı tıkanıklığı inme riskinde artış gibi ciddi sağlık sorunlarına neden olmaktadır.

Şah damarı tıkanıklığı için risk faktörleri nelerdir?

  • Yüksek yaş
  • Sigara kullanmak
  • Şeker hastalığı
  • Yüksek tansiyon(hipertansiyon)
  • Fazla kilolu olmak
  • Kan lipit düzeyinde yükseklik
  • 75 yas altı erkekler aynı yaş grubundaki kadınlara göre şah damarı tıkanıklığı açısından daha çok risk altındadır.

Şah damarı tıkanıklığı belirtileri nelerdir?

  • Yürümede zorluk
  • Denge kaybı
  • Baş dönmesi
  • Bilinç bulanıklığı
  • Bulanık görme ve ani görme kaybı
  • Afazi(konuşma güçlüğü)
  • Hafıza ile ilgili sorunlar
  • Yutma zorluğu(disfajl)

GÖZ DAMAR TIKANIKLIĞI AMELİYATI?

Belirtileri nedir?

Gözyaşı kanalları tıkanan hastada gözyaşının devamlı dışarı akması buna bağlı kesede şişlik ve kızarıklık belirtileri görülür.

Göz sulanmasının sebebi nedir?

Gözün devamlı sulanmasının en sık rastlanan sebebi gözyaşını keseden burna iletmekte olan(nazolakrimal)kanallarda oluşan tıkanıklıktır.

Tedavi yöntemleri nelerdir?

Toti ameliyatı : Açık ameliyat yöntemi yaklaşık olarak yüz yıldır uygulanan klasik bir operasyondur.teknolojinin hızlı gelişmesinin tıbba kazandırdığı endoskoplar internal yani kapalı yöntemi bir seçenek olarak ortaya koymuştur.

Endoskopik yöntemle yapılan ameliyatın avantajları?

  • Hastalar operasyonun olduğu gün eve gidebilmektedir
  • Operasyon süresi daha kısadır
  • Cilt te kesik yapılmaması nedeniyle yara izi bulunmaz

Gözyaşı kanallarına takılan silikon tüpler ne zaman alınır?

Silikon tüpler en az 6-8 hafta(daha uzun süreler bırakılması da önerilir) süre ile yerinde bırakılmalıdır.Çok basit olarak , gerekli olursa lokal anestezi ile silikon tüpler göz köşesinde kesilerek kolaylıkla burundan küçük bir nazal endoskop yardımı ile alınabilir.

KOLDA DAMAR TIKANIKLIĞI

Her iki kolu besleyen damarlar vücudumuzun en büyük atardamarı olan aortadan gelişmektedir.Bu damarlar kolumuza ulaşmadan önce beyinciği besleyen önemli bir damar olan vertebral atardamarı verir.Darlık tıkanıklık düzeyine yaklaştığında ön kol ve elde yeterli kan desteğinin olmaması nedeni ile kansızlık iskemik bulguları gelişmeye başlar.Eğer bu tıkanıklık beyinciği besleyen atardamarın çıkışından önce gelişir ise kolun tıkanıklık sonrası kesiminin beslenmesi için karşı taraf beyinciği besleyen atardamardan kan çalınır.Buda beyinciğin yeterli beslenmemesi sorunlarına neden olup baş dönmesi ve dengesizliğe yol açar.Balon ile genişleyen stentler kısa darlıklarla yada damarın çıkış kesimlerindeki darlıklarda daha güvenli bir şekilde kullanılır.İşlem öncesi hazırlık diğer damar sistemlerindeki tedavilerde olduğu gibi kan testlerini ve ikili kan sulandırıcı ilaçların tedaviden önce başlamasını kapsamaktadır.İşlem sonrası hastamızın bir günlük takip edilmesi yararlı olacaktır.

OLGU

63 yaşında erkek hasta sağ kol ile sol kol arasındaki tansiyon farkı mevcuttu.Sağ koldan tansiyon 140/90mmHg iken solda 190/100mmHg olarak saptandı.Anjiyografide erkek faz(1.görüntü) daha genç fazlarda(2. Ve 3. görüntüler) sol kolu besleyen sol subklavyan arterde (atardamar) başlangıç kesiminde darlık

-Stent yerleştirildikten sonra sol subklavyan arterde (atardamar) darlık tamamen giderilmiş ve lümende tam açıklık sağlanmıştır.(1. Anjiyografi görüntüsü erken faz 2. Görüntüsü geç faz)

-Stent sonrası tansiyon kontrolü yapıldığında sağ kolda tansiyon 140/90mmHg iken sol kolda ise 120/80mmHg olarak ölçülmüştür.

Karotis Stent Yerleştirilmesi

Sol internal karotid arterde diseksiyon zemininde darlık (sol) stent sonrası damarda tam açıklık sağlanmıştır.(sağ)


kanser-koronavirus.jpg

Bu soruyu cevaplamak için bir yandan koronavirüs salgınının özelliklerini ve diğer taraftan kanser hastalarının özelliklerini gözden geçirmemiz gerekiyor. Koronavirüs salgını, tüm dünyada olduğu gibi, ülkemizde de ciddi bir toplum sağlığı tehdidi oluşturan hastalık olmasının yanı sıra, psikolojik ve sosyolojik yönden de bütün bireyleri çok yoğun bir şekilde etkilemektedir. Biyolojik (bedensel) etkilerinin yanı sıra, belki bundan da daha fazla ön plana çıkan psikososyolojik ve ekonomik etkileri gözlenmektedir. Diğer taraftan kanser hastaları, hastalıklarına tanı konduğu andan itibaren oldukça yoğun bir şekilde korku, kaygı ve endişe gibi derin ruhsal gerilimler altında yaşayan bireylerdir. Ayrıca, bir kanser hastasının başta yakın çevresindeki bireyler (eş, çocuk, anne, baba gibi) olmak üzere sosyal çevresi de, çoğu zaman, adeta bu hastalığa sahip bireyler kadar bu hastalıktan etkilenebilmektedir.

İnsan biyolojik ve bedensel olduğu kadar, psikolojik, yani ruhsal ve sosyolojik bir varlıktır. Bu nedenle, hem koronavirüs tehdidi, biyolojik olduğu kadar psikolojik ve sosyolojik yönleri ile ele alınmalı, keza hem de kanser hastalığı bedensel olmasının yanı sıra ruhsal ve sosyolojik olarak da ele alınmalıdır.

İlk ortaya çıkışından itibaren, bütün medya kanallarında da anlatıldığı gibi, koronavirüs enfeksiyonunun genç ve sağlıklı bireylere bulaştığında kaydadeğer bir yaşamsal risk oluşturmadığı, ancak, yaşlı bireyler ve risk faktörü olan hastalarda (kanser ve kanser tedavisi görenler dahil) yaşamsal riskleri olduğu bilinmektedir. Yapılan çalışmalarda koronavirüs enfeksiyonundan ölüm oranları tüm toplumlarda ortalama %3 civarında olmakta, bunların da büyük bir bölümünü yaşlı ve risk faktörü taşıyan bireyler oluşturmaktadır.

Kanser Hastaları Corona Virüse Karşı Hangi Önlemleri Almalı ?

Tüm kanser hastaları arasındaki koronavirüsten ölüm oranları yaklaşık %7 civarında bulunmuştur. Burada kanserin ve yapılan tedavilerin türüne göre, hastaların koronavirüsten etkilenme ve ölüm oranları çok büyük farklılıklar göstermektedir. Geçmişinde kanser tanısı ve tedavisi almış ve sağlığına kavuşmuş hastaların riski, çok daha azdır. Ancak; lenfoma, lösemi, multipl miyelom gibi kan yapısını ve bağışıklık sistemini bozan, hematolojik, kan kanserli olan hastalar, kemik iliği nakli olan hastalar, akciğer kanserli hastalar, ağır kemoterapiler ve radyoterapiler uygulanmakta olan diğer tüm kanser hastaları koronavirüs enfeksiyonundan nispeten daha yüksek oranlarda etkilenirler ve bu hastalara yönelik koruyucu önlemler konusunda daha dikkatli olunması gerekir.

Tüm kanser hastaları, planlanan onkolojik tedavilerine (kemoterapi, radyoterapi, immünoterapi, vb) aksatmadan mutlaka devam etmelidirler. Hastalığın tanısı veya takibinde gereken radyolojik görüntüleme kontrollerinin de aksatılmadan uygulanması gerekir.

Biyolojik, yani bedensel ve bireysel olarak, korunma ve bağışıklık sistemini güçlendirme konusunda, tüm medyadan duyurulan genel prensipler kanser hastaları için de geçerlidir. Artık tüm toplum tarafından iyi bilindiği için, korunma önlemlerine ve beslenme önerilerine burada temas etmeyeceğim. Bu makalede, koronavirüsün ve kanserin, nispeten iyi bilinen biyolojik ve bedensel özelliklerinden ziyade psikolojik ve sosyal yönlerine temas edeceğim.

Koronavirüs salgını, bedensel olduğundan çok daha fazla, korku, kaygı, endişeler gibi psikolojik ve sosyoekonomik çöküntüleri beraberinde getirmiştir. Koronavirüs, kanser hastalarında %10’un altında bir ölüm riski taşımakta, buna karşılık özellikle ileri evre kanser hastalarında, kanserden ölüm riski bu oranın çok daha üzerinde olmaktadır. Zaten bu hastaların büyük bir bölümü yoğun bir ruhsal çöküntü, ölüm kaygısı ve hatta bazen kabullenmişliği içinde yaşamaktadır. Bu hastalarda çoğu zaman, yaşama karşı ilgi azalmış ve bir pes etmişlik tablosu hakimdir. Böyle bir psikoloji ile yaşamakta olan kanser hastası, bir de ek olarak koronavirüsün psikososyolojik çöküntülerine maruz bırakılmamalıdır.

Hastanın birlikte yaşadığı yakın çevresi (eş, anne, baba, çocuk, vb) hastada ilave bir psikolojik gerilim oluşturmamaya özen göstermelidir. Aksine, gerekli bedensel koruyucu önlemler alınmak kaydıyla, ruhsal destek yönünden, hastanın isteği ve ihtiyacı doğrultusunda, huzur bulacağı ortamlarda bulunmasına ve hatta kişilerle görüşmesine engel olunmamalıdır. Özellikle, hastaların açık ve temiz havada yapacakları gezilerle doğayla bol bol temas etmesi oldukça yararlı olacaktır. Koronavirüse karşı korunmaya yönelik, katı sosyal izolasyon, kanser hastasındaki zaten var olan ruhsal çöküntüyü daha da derinleştirerek olumsuz etkileyebilecektir. Hastanın, gerekli bedensel tedbirler alınarak sürdüreceği bu tarzdaki bir sosyal yaşamı, hastalığının seyrini daha olumlu etkileyecektir.

Ayrıca, unutulmamalıdır ki; doğal bağışıklık sistemini besleyen ve güçlü tutan faktörlerin en başında ruhsal dinginlik ve stresten uzak kalmak gelmektedir. Özellikle kanser hastaları, bedensel korunma ve destekleyici beslenmenin yanı sıra, ruhsal destek ve huzur atmosferine de diğer bireylerden daha fazla ihtiyaç duymaktadırlar. Bilimsel olarak da, çok sayıda çalışmada, müzik terapi gibi sanat terapi uygulamalarının da bu hastalar üzerindeki olumlu etkileri bildirilmiştir.


perkutan-ablasyon-1200x675.jpg

Ablasyon Nedir ?

Ablasyon, ısıtarak, dondurarak ya da kimyasal olarak tahrip etme anlamında kullanılan tedavi yöntemlerinin genel bir adıdır. Bu yazımızda ablasyon tedavisi hakkında, perkütan tümör ablasyonlarından söz etmeye çalışacağım.

Kanser hastalarında vücudun herhangi bir organında bir tümör görüldüğünde tedavideki ilk seçenek şüphesiz ki ameliyatla o tümörün çıkartılması ve hastanın tümörsüz, kansersiz hale dönüştürülmesidir. Ancak, her zaman ve her hastada bu şansımız olamamaktadır. Kanser teşhisi konulan bazı hastalarda, hastalığına eşlik eden başka ciddi durumların olması, örneğin; böbrek yetmezliği, kalp damar hastalıkları gibi, özellikle ileri yaşlardaki hastalarda eşlik eden problemler, bu hastalarda tümör ameliyatlarına engel olabilmektedir. Bu hastaların tedavilerinde ablasyon tedavisi, yani, perkütan tümör ablasyonları kullanabilmektedir.

Ablasyon nasıl yapılır?

Perkütan yolla yapılır. Perkütan demek, ciltten iğne ile girilerek tümöre ulaşmak demektir. Önce tümör ablasyon yapan doktorlar (Girişimsel radyoloji doktoru) tarafından en uygun görüntüleme yöntemi ile incelenir. Tümöre en yakın ve uygun giriş noktası cilt üzerinde belirlenir ve işaretlenir. Bu yöntemde; hastaya genel anestezi verilmeden, çoğu zaman iğne giriş noktasına yapılan bir lokal anestezi altında ablasyon tedavisi gerçekleştirilmektedir. Uygun görüntüleme yönteminin kılavuzluğunda (Ultrason, Tomografi, Skopi gibi) tümör ve ciltten girilen iğne görülerek, tümörün içine iğne yerleştirilir.

Çeşitli ablasyon yöntemleri vardır; lazer ablasyon, radyofrekans ablasyon ve mikrodalga ablasyon yöntemlerinde, kullandığımız iğnenin türüne göre, tümörün içerisine yerleştirildiği zaman, etki mekanizması tümörün ısıtılarak tahrip edilmesi ve yakılması şeklinde olmaktadır. Bu ablasyonlarda tümör hücreleri ve dokusu, yüksek ısıya maruz bırakılarak yakılmakta ve öldürülmektedir. Bu ablasyonlar arasında en sık kullanılan radyofrekans ablasyon veya RF ablasyon denilen yöntemdir. Burada iğnenin uç kısmında ısı oluşumunu sağlayan enerji radyofrekans enerjidir.

Diğer bir ablasyon yöntemi de kriyoablasyondur. Bu yöntemde ise yine tümörün içine özel bir iğne ile girilir ve tümör dondurularak tahrip edilir. Bu ablasyonda, tümör hücreleri ve dokusu, ileri derecede soğutulup dondurularak tahrip edilmekte ve öldürülmektedir. Bu yöntem diğerlerine oranla daha pahalı bir teknoloji gerektirmektedir.

Bunun dışında yine tümör içerisine iğne ile girilerek saf etanol ya da asetik asit gibi kimyasal tahrip edici ajanların kullanmasıyla da ablasyon yapılabilmektedir. Bu ablasyonlarda ise tümör hücreleri ve dokusu, kimyasal olarak tahrip edilmekte ve öldürülmektedir. Ablasyon yöntemleri arasında en ucuz yöntem etanol ablasyonudur.

Tüm bu yöntemlerin uygulandığı hastalarda oldukça başarılı sonuçlar alındığı bildirilen çok sayıda bilimsel çalışmalar yapılmaktadır ve ablasyon tedavileri giderek artan oranda daha sık kullanılmaktadır.

Ablasyon 1

Ablasyon Riskleri , Ablasyon Olan Hasta Yorumları ve Ablasyon Sonrası Dikkat Edilmesi Gerekenler

Ablasyon tedavisi uygulanan hastalarda, açık ameliyatlar ile karşılaştırıldığında ablasyon riskleri daha düşüktür. Hastalarda ablasyon sonrası şikayetler yok denecek kadar azdır. Ablasyon sonrası dikkat edilmesi gerekenler; işlemin hemen sonrasında hastanın nabız, kan basıncı, ateş gibi bulgularının takibinden ibarettir. Ablasyon olan hasta yorumları son derece olumludur. Çoğu zaman hasta işlem sonrası aynı gün normal yaşamına dönebilmektedir.

Ablasyon Fiyatları 2021

Ablasyon fiyatı, kullanılan yönteme ve yapıldığı merkeze göre değişiklik göstermektedir. Özel muayenehane, görüntüleme merkezi ve hastanelerde ablasyon ücretleri çok geniş bir fiyat aralığı göstermektedir. Ablasyonda kullanılan iğne, özel ve tek kullanımlıkdır ve nispeten yüksek maliyetlidirler. Kullanılan yönteme göre, örneğin RF ablasyon iğnesi yaklaşık 4.000 TL dir. Laser, Mikrodalga ve Kriyoablasyon sistemleri bundan daha pahalıdır. Etanol ablasyon ise en ucuz yöntemdir. 2020 yılı, İstanbul ili için, Türk Tabipleri Birliğinin yıllık olarak yayınladığı hekim uygulamaları veri tabanındaki asgari ücret listesine göre, ablasyon fiyatı yaklaşık 6.000 TL dir. Bu fiyatlar, özellikle zincir hastane gruplarında, birkaç kat daha yüksek talep edilebilmektedir.

Kalp Ritm Bozukluklarında Uygulanan Ablasyonlar

Buraya kadar tümör ablasyonlarından bahsettik. Ablasyon tedavisi ile ilgili bir diğer alan da kalp ritim bozukluklarında uygulanan ablasyonlardır. EPS ablasyon; Elektrofizyolojik Çalışma (EFÇ ya da EPS) kalbin ritim ve iletim bozukluklarının tanısı ve tedavisi amacıyla uygulanan bir girişimsel uygulamadır. Kateter ablasyon, radyo dalgaları verilerek yapılan ritim bozukluğu tedavisidir. Bu yöntemde ilaçlarla kontrol altına alınamayan ritim bozukluklarında ya da hastaların yaşam boyu sürekli ilaç almayı istememeleri halinde uygulanır. Bazı hastalarda ritim bozukluğu yaşamı tehdit edebilecek derecede önemli olabilir. Böyle durumlarda da ilaçlarla kontrol etmek yerine doğrudan kateter ablasyon yöntemi uygulanması gerekebilir. Bu ablasyon işlemi de temelde lokal anestezi ile iğne giriş yerleri uyuşturularak yapılır, bazı durumlarda ise genel anestezi gerekebilmektedir.

Ablasyon nedir başlıklı içeriğimiz girişimsel radyoloji uzmanı Prof.Dr. Zekai Pekkafalı tarafından kaleme alınmıştır.


Ablasyon 2


Kısaca


İlgili klinik branşın gerektirdiği görüntüleme alanındaki iş birliğini, en uygun maliyetle, en üst seviyede yararlılık, zararsızlık, çözüm odaklı inceleme ve tedavi yöntemlerini kullanarak hizmetinize sunmaktayız.



Web Tasarımı ve  Seo Hizmeti: Adwoox Seo Ajansı tarafından sağlanmaktadır.


Mail Bülteni


Kliniğimizde olan tüm gelişmelerden haberdar olabilmek için bültenimize abone olabilirsiniz.



    Copyright 2020 Prof. Dr. Zekai Pekkafalı Her Hakkı Saklıdır.

    ankara implant ankara implant fiyatları