İletişimRandevu Al
rejyonel-anestezi.png

Bu yazımda siz değerli hastalar ve bu konuyu merak eden herkes için rejyonel anestezi hakkında bilgiler vermek, sizleri merak edilen konular hakkında aydınlatmak istiyorum.

REJYONEL ANESTEZİ NEDİR?

Rejyonel anestezi bilinç kaybına yol açmadan vücudun belirli bölgelerindeki sinir iletisinin ve ağrı duyusunun ortadan kaldırılması olarak tanımlanabilir. Ameliyat yapılacak bölgeye giden sinirlere uyuşturucu ilaç verilir.

REJYONEL ANESTEZİ NE DEMEK ?

Rejyonel kelime anlamı olarak ‘bölgesel’ demektir. Ama lokalden daha geniş bir alan kastedilir. Yani anestezi yapıldığında lokal anesteziden daha geniş bir alan uyuşur. Lokal ve rejyonel anestezi birbirine benzer ancak farklıdır. İki kelime arasındaki fark orman ve ağaç kelimeleri arasındaki fark gibidir. Büyük resme bakıyorsanız (orman) yani rejyonel, detaylara (ağaç) bakıyorsanız lokal demektir. Rejyonel anestezide bir sinir gövdesi hedef alınır ve uyuşturulur böylece dallar da uyuşur. Lokal anestezide ise hedeflenen yer yani sadece dallar uyuşturulur.

(Lokal: belli bir vücut bölgesiyle sınırlı kalan)

REJYONEL İNTRAVENÖZ ANESTEZİ (RİVA)

Rejyonel İntravenöz anestezi (RİVA), üst ekstremite cerrahisinde yeterli anestezi ve kas gevşemesi sağlayan basit fakat yaygın bir yöntemdir. RİVA’da ortaya çıkan önemli bir sorun turnike ağrısıdır.

UYGULANMASI

1.Ekstremitelerde dolaşan kanın bandaj uygulaması ile boşaltılmasından sonra proksimale konan turnike, sistemik arteryel (atardamar) basıncın üzerinde bir basınçla şişirilir.

2.Bu ekstremitedeki vene (toplardamar) uygun miktarlarda lokal anestezik ilaç verilir. Bu damarlardan doku içine diffüze (yayılmış) olan lokal anestezik ilaç o bölgede bulunan serbest sinir uçlarını etkileyerek duyu iletisini bloke eder.

3.Blok uygulandıktan sonra, lokal anestezik ilacın damardan dokuya yayılımına olanak verecek en az 45 dk. kadar turnike açılmamalıdır.

Doğuştan Kalça Çıkığı

REJYONEL ANESTEZİ KOMPLİKASYONLARI

1.Titreme

En sık görülen reaksiyondur. Bazen anestezik ilaçlar kullanılmadığı halde travay ve doğum sırasında görülebilir.

(Travay: Doğum eyleminin birinci evresi olan gevşeme süreci.)

2. Kan Basıncı Düşüklüğü

Size İntravenöz (damar içine) sıvılar verilecek ve bu da kan basıncınızda değişimlere yol açabilir. Bu durumlarda kan basıncınız dikkatlice takip edilip, gerektiğinde düzeltilecektir.

3.Travay Sırasında Hafif Kaşıntı

Bu durum epidural ve spinal anestezide kullanılan narkozlar sonucu meydana gelir. Eğer kaşıntı rahatsız edici boyutta ise anestezi doktorunuz tarafından ilaçla tedavi edilebilir.

4.Solunum Problemleri

Nadir durumlarda anestezik ilaçlar göğüs kaslarını etkileyerek nefes almanızı güçleştirebilir. Bu durumu düzeltmek ve nefes almanızı kolaylaştırmak için oksijen verilebilir.

5.Bazı Bölgelerde Devamlı Ağrı/Ağrının giderilememesi

Bazen anestezik ilaç bir bölgeye ulaşamayabilir ve hala ağrı olan bir alan kalabilir. Anestezi doktoru yatakta pozisyonunuzu değiştirebilir veya ağrınızı gidermek için epidural kateteri çıkarabilir. Ağrınız eterli derecede geçmiyorsa bazen epidural kateterin çıkarılıp yeniden yerleştirilmesi gerekebilir. Anestezi doktoru sizi rahat ettirebilmek için sizinle iş birliği içerisinde olacaktır.

6.Venler İçine Enjeksiyon

Gebelikte epidural aralıkta yer alan Venler genişlemektedir. Anestezik ilaçların bunların içine enjekte edilme riski bulunmaktadır. Buna bağlı meydana gelecek istenmeyen reaksiyonları önlemeye yardımcı olmak için, anestezi doktorunuz önce test dozu ilaç uygulayarak size baş dönmesi, ağızda sıra dışı bir tat, kulaklarda çınlama veya çarpıntı olup olmadığını sorabilir.

(ven: toplardamar)

(epidural: ağrısız doğum için belden yapılan anestezi)

7.Lokal Anestezik Reaksiyonu

Lokal anestezik reaksiyonu nadir olmakla beraber ciddi olabilir. Daha önce lokal anesteziklere karşı herhangi bir reaksiyon gelişmişse anestezi doktorunuza mutlaka söyleyin.

8.Parestezi

Epidural kateter yerleştirirken epidural aralıktaki sinirlere dokunması sonucu geçici olarak ‘sinirin hissedilmesi/elektrik çarpması hissi’ olabilir. Epidural enjeksiyonlar sırasında sıklıkla bu tarz duyu hissedilse de kalıcı sinir hasarı oldukça nadirdir.

(parestezi: karıncalanma uyuşukluk)

9. Sırt Ağrısı

İğnenin yerleştirilmesine bağlı yaklaşık bir gün süren bölgesel bir sırt ağrınız olabilir. Bunun dışında yaygın sırt ağrınız da olabilir ki, bu mutlaka epidurala bağlı değildir.

10. Baş Ağrısı

Travay ve doğumdan sonra epidural anestezi ile ilişkisi olmayan baş ağrısı şikayetenizin olmasının çeşitli sebepleri olabilir. Ancak, nadir olmakla beraber epidural bloğu takiben baş ağrısı olabilir. Bu epidural işlem sırasında spinal sıvı içeren keseye yapılan iğne deliğine bağlı gelişmektedir.

(spinal: omurilik bloğu)

Damar Tıkanıklığı


dogustan-kalca-cikigi.jpg

Doğuştan kalça çıkığı ; gelişimsel kalça yetersizliği, gelişimsel kalça çıkığı, doğumsal kalça çıkığı gibi farklı adlarda da kullanılmaktadır. İnsan vücudunda bulunan kalçanın anatomik yapısı ve işleyişi doğuştan ya da bazı faktörlerden kaynaklı olarak meydana gelen bozukluklar kalça çıkığı olarak adlandırılır. Çocuklarda sık görülen erken anlaşılıp tedavi edilmezse kalıcı sakatlıklara yol açan bir sağlık sorunudur.

Doğuştan Kalça Çıkığı Tedavisi

Bebek eğer yeni doğmuşsa bazı kalçalardaki çıkıklar 2-3 hafta içinde kendiliğinden iyileşerek düzelir. 3 hafta sonraki kontrol muayenesinde eğer düzelme görülmediyse doktorun öngördüğü şekilde hemen tedaviye başlanır.

Erken dönemde teşhis edilen vakalarda tedavi ameliyatsız yapılır. İlk altı ayda sadece atel (bir parçadaki hareketi korumak, sabitlemek veya kısıtlamak için kullanılan sert veya esnek malzeme) ve basit bazı önlemlerle kalça çıkığının tedavisi mümkün olabilmektedir. 6 aydan büyük bebeklerde ise genel anestezi altında cerrahi işlemle çıkık femur başı (uyluk kemiği) yerine yerleştirilmesi gerekir. Sonrasında da alçı uygulaması yapılır. Tedaviden sonra hasta takibe alınır ve olası bir olumsuz durumda müdahale edilir. Tedavi ilk 6 ayda yapılırsa tamamen iyileşme oranı %100’e yakındır.

Kundak uygulamasının kalkması ile bebeklerin doğuştan kalça çıkığı  yönelik ilk adım atılabilir. Bebeklerdeki standart tedavi yöntemi pavlik bandajı’dır. Bu işlevsel bir tedavidir. İlk altı ayda yapılan yöntemin sonucunda Pavlik bandı ya da Pavlik bandajı olarak bilinen yöntem, ya da Frejka yastığı uygulanır. Bu bandajlar çocuğu rahatsız etmeyecek şekilde tasarlanmıştır. İyileştirme amacıyla kullanılan bu bandajlar sayesinde bebeklerin bacakları birbirinden ayrılır ve karnına doğru çekmesi sağlanır. Böylece kalça kemiğindeki topun yerleşmesi amaçlanmış olur.

Üç aylık ve daha küçük bebeklerde en az 3 ay; 4 ay üzerinde yaşın iki katı kadar süre pavlik bandaj kullanılır. Pavlik bandaj, ilk 7 hafta içerisinde kullanılırsa başarı oranı yüzde yüze yakındır. Tedavi başarısı 6-9 aydan sonraki uygulamalarda düşmeye başlamaktadır.

Gece gündüz olmak üzere doğuştan kalça çıkığı tedavisi için kullanılan bu bandajlar ortalama olarak 2-3 ay boyunca kullanılır. Eğer bu tedavinin işe yaramadığı düşünülürse doktor, bebeği alçı tedavisine başlatabilir ya da bebeklerin bacakların askıya alması tedavisi deneyebilir.

Mental bir parça bulundurmayan pavlik bandaj, hafif çıkıklarda ve ilk aylarda kullanılan bir tedavi yöntemidir. Çıplak vücut üzerine bandajın takılmaması gerekir. Bandaj malzemeleri zamanla yumuşasa bile kayışları ciltle temas etmemelidir. Bu nedenle yaz mevsimlerinde uyluk yarısına kadar çorap giydirilmelidir. Doktor onayı ile birlikte bandaj gece-gündüz olmak üzere 24 saat takılmalıdır.

Pavlik bandaj uygulaması sonlandırıldıktan sonraki gözlem, 3-4 ay sonra direk grafi çekerek , bir yaşında ve iskelet gelişimini tamamlayıncaya kadar da her yıl kontrol muayenesi şeklindedir.

Doğuştan Kalça çıkığı 6 aylıktan sonra teşhis edildiyse veya atel uygulaması işe yaramdıysa genel anestezi altında eklemin uygun konuma getirilmesi gerekebilir. Bu işlem redüksiyon olarak adlandırılır ve femur topunun tekrar kalçaya yerleştirilmesini içerir. Redüksiyon işleminden sonra alçı uygulaması yapılır. Alçının işlemden sonra en az 6 hafta kalması gerekmektedir. Bu incelemeden sonra, kalçanın tamamen sabitlenip yerine oturması için en az 6 hafta daha eklemin alçıda kalmasına ihtiyaç duyulur.

Altı aylıktan sonraki dönemlerde genel anestezi altında, kalça yerine oturtulup alçı uygulanması, 18 aydan daha büyük çocuklarda ise; kemik ameliyatları gerekebilmektedir. Yaş ilerledikçe çıkık ağırlaşacağı için operasyonların büyüklüğü de artar. Altı yaşına kadar nadiren de olsa başarılı ameliyatlar yapılmasına rağmen, 10 yaşından büyük çocuklarda yapılacak cerrahi uygulamaları genellikle olumlu sonuç vermemektedir. Bu gibi durumlarda kalça eklemi dondurulması ya da kalça protezi ameliyatları uygulanır.

Kalça çıkıklığından ötürü bacak boyunda uzama veya kısalma görülmesinin ardından öncelikli hastaya eşit olmayan ayaklarının aynı boya gelmesi için bir ayağın ötekinden daha büyük olan olan bir ortopedik ayakkabı kullanması gerekecektir.

Kalça çığında diğer bir tedavi yöntemi de bacak boyunda meydana gelen kısalığın önüne geçebilmek için cerrahi yöntem uygulanacaktır. Kalça çıkıklığında son tedavi yöntemi de hastaya eklem protezi cerrahisi uygulanacaktır. Yerinden çıkan ve hastanın çeşitli şikayetler yaşamasına neden olan kalça kemiğini yeniden yerine koyup büyük sıkıntılar yaşatan ağrının ortadan kaldırılması ve bununla birlikte bacakların boyunu eşit hale getirmek amaçlanmaktadır.

Ülkemizde sıkça uygulanan kundak uygulaması doğuştan kalça çıkığı için çok büyük bir risk faktörüdür. Kültürel olarak önemli bir durum olan bu uygulama oldukça büyük bir sorundur. Önemli bir sorun olan kundak uygulaması yönünden aileler bilgilendirilmeli, bu uygulamanın zararları konusunda eğitilmelidir. Sonuç olarak doğuştan kalça çıkığında erken tanı çok önemlidir. Bu konuda çocuk sağlığı ve hastalıkları uzmanlarına, aile hekimlerine, ebelere ve annelere çok büyük görevler düşmektedir. Ülkemiz için sorun oluşturmaya devam eden kundak uygulaması konusunda halkımız eğitilmeli, önlenebilir bir durum olan doğuştan kalça çıkığı için riskli yenidoğan bebeklerin taranması çok önemlidir.

Doğuştan Kalça Çıkığı Nedir ?

Ortopedi ( orthos ve paedia sözcüklerinin birleşiminden oluşmuş düzgün (orthos) çocuk (paedia) anlamına gelir. Temel olarak kas iskelet sistemini ve onun sorunlarını inceleyen, gövdenin devinim dizgesinin morfolojisini ve işlevini değiştiren doğumsal, sonradan edinilmiş ya da travma sonucu oluşan lezyonları incelemeye, önlemeye ve tedavi etmeye yönelik tıp uzmanlık dalıdır.) cerrahlarının en ciddi hastalıklarından biri olan doğuştan kalça çıkığı , kalça eklemindeki femur başı (femur veya uyluk kemiği, memelilerin vücutlarındaki en uzun, en hacimli ve en uzun kemiktir. Kalçanın ve dizin bir bölümünü oluşturur.) uyumunun değişik derecelerde bozulmasıdır.

Bebek anne karnında gelişirken bazı problemler kalça çıkığına neden olabilir. Doğuştan Kalça çıkığı, kızlarda, ilk bebeklerde, makat gelişiyle doğan bebeklerde ve ailede kalça çıkığı olanlarda daha sık görülmektedir. Genellikle kalça tek taraflı olarak etkilenmektedir. Hiçbir bir belirti göstermeyebilir. Bebeğin bir bacağı daha kısa görünebilir, uyluktaki cilt kıvrımları asimetrik olabilir. Bebek bacaklarını rahatça yana açamayabilir. Bebeklikte anlaşılmamış vakalarda, yürümeye başladığında yalpalanma, topallama, parmak ucuyla yürüme görülebilir. Sağlam doğan bebek izleniminde ise doktor kalça kontrollerini yapacak, şüphelenirse kalça grafisi veya ultrason ile kesin tanıyı koyacaktır.

Tanıyı koyduktan sonra bir ortopedi doktoruna yönlendirilir. Özel bazı cihazlar veya alçılar yardımıyla kalça eklemi istenen pozisyona getirilecek ve normal gelişim sağlanacaktır. Tedaviye ne kadar erken başlanırsa, sonuç o kadar iyi ve tedavi de bir o kadar kolay olacaktır. Geç kalınmış durum ya da vakalarda ameliyat gerekli olacaktır. Bebekte tam gelişmemiş bir kalça eklemi mevcutsa, kalça çıkığını önlemek için bebeği sıkıca sarıp kundaklamaktan hareketini kısıtlayacak sıkı kıyafetler giydirmekten, küçük bez kullanmaktan kaçınmak gerekir. Doğuştan kalça çıkığı daha çok kız çocuklarında gözlemlenir. Bazı bölgelerde daha sık görülür. Türkiye’de özellikle Doğu Karadeniz bölgesinde sık rastlanır. Ortalama olarak her 250-300 doğumda görülmektedir.

Doğuştan kalça çıkığı iki şekilde belirlenmiştir :

1.Teratojenik kalça çıkığı : Kalça çıkığının genellikle kromozomlara bağlı anormallikler ve nöromusküler hastalıklarla birlikte olan ayrı bir şeklidir. Kalça doğumda çıkıktır ve muayene ile yerine konamaz. Daha şiddetli bir halidir. Tedavisi pek mümkün değildir. Acısı çok yüksektir. Görülme sıklığı 1000 doğumda 1.0 ile 1.5 olgu arasında değişmektedir.

2.Tipik kalça çıkığı : Doğum sırasında veya hemen sonrasında görülür. En sık görülen kalça çıkığıdır. %95-98 oranında görülmektedir. Prognozu (bir hastalığın seyri hakkında tahmini ve iyileşme şansı olup olmadığı anlamında kullanılan tıbbi bir terimdir.) iyidir. Tipik çıkıklar üç ayrı grupta incelenir:

1.Dislokasyon (tam çıkık): Femur başı tamamen asetabulumun (yuvanın) dışındadır.

2.Sublukasyon (Yarı çıkık kalça): Uyluk kemiği başının eklem ( iki kemiği vücut bölümlerinin hareket edebilmesini sağlamak için birleştiği kısıma verildiği ad.) içinde yukarı, dışa doğru kaymış, ama tam olarak çıkmamış halidir. Eklem yüzleri arasında tam olmayan sınırlı bir temas vardır.

3.Disloke (bir organın ya da organın bir bölümünün bulunması gereken yerin dışında olmasıyla ortaya çıkan bütün patolojik koşulları belirleyen terim) edilebilir kalça: Femur başı yuvanın içindedir fakat Barlow testi (kalçayı çıkarmak ile ilgili bir test) ile çıkarılabilir.

Hastalık dinamik bir gelişim göstermekte ve çocuk büyürken çeşitli etkenlerle beraber kendiliğinden düzelebilmekte ya da daha az olasılıkla kötüleşebilmektedir. Gerek (asetabulumun) yuvanın, gerekse femurun(uyluk) düzgün gelişmesi için femurbaşının, (asetabulum) yuva içinde yerleşik olması gereklidir. Doğuştan kalça çıkında femurbaşı ve asetabulum (yuva) arasındaki ilişki bozulmuş ya da ortadan kalkmıştır ve bu yüzden asetabulum (yuva) ve proksimal femurdaki bozuk yapısal oluşum tedavi geciktikçe daha da kötüleşir.

Ortopedi yazılı kaynaklarının belli başlıklarında ortalama 1000 canlı doğumda 1 oranında görüldüğü bildirilen doğuştan kalça çıkığı , Türkiyede’ki görülme sıklığının 1000 canlı doğumda yaklaşık 5 ile 15 arasında olduğu öngörülmektedir. Bu da ülkemizde her yıl tedavi edilmediği takdirde sakat kalma olasılığı yaklaşık 14-18 bin yenidoğan ile karşılaşıldığı anlamına gelmektedir. Doğuştan kalça çıkığı yaklaşık 4 ile 8 kat daha fazla görülmektedir. Sol kalçanın sağ kalçaya göre daha fazla etkilendiği bilinmektedir.

Doğuştan kalça çıkığının olmasında birden fazla etken rol oynar ; mekanik yapısal faktörler (bağ doku gevşekliği), genetik (ırk özellikleri ve cinsiyet) ve mekanik çevresel faktörler (makat doğum, ilk doğum, doğum sonrası pozisyon) önemlidir.

Pozitif aile öyküsü olan yani daha önce kalça çıkıklığı görülen ailelerde, doğum öncesi makadi duruş ya da makadi doğum öyküsü olan ve kundak uygulanan bebeklerde doğuştan kalça çıkığı daha sık gözlemlenmektedir. Bunun yanında beyaz ırkta ilk doğan kız çocukları da fazla risk altındadırlar.

Doğuştan Kalça Çıkığı Ameliyatı

Yürüme çağında tanı konulan hastalar hekime genellikle aileleri tarafından bacakta kısalık ve aksamanın fark edilmesi sonucu getirilirler. Geç başvurunun nedenlerinin ailenin sosyal ve ekonomik açıdan, eğitim bakımından yetersizliği yanında, daha önce gidilen aile hekimin ve pediatri (çocuk hastalıklarıyla ilgili hekim dalı.) hekimlerinin doğuştan kalça çıkığının önemi hakkında yetersiz bilgiye sahip olmaları olduğu da düşünülmektedir.

Doğuştan kalça çıkığı tedavisinde amaç, mümkün olan en kısa zamanda redüksiyonu (yerinden oynamış ya da çıkmış bir kırığın ya da çıkmış bir eklemin normal olarak anatomik yerine oturtulmasıdır.) sağlamak ve proksimal femur ve yuvanın gelişimine uygun ortamı oluşturmaktır. Doğuştan kalça çıkığı tanısı ne kadar geç konulursa, yuva ve uyluğun oturması da o kadar zorlaşır ; dejeneratif (eklem hastalığı olan osteoartrit halk arasında kireçlenme olarak bilinmektedir.) eklem hastalığı gelişme riski de artar.

On sekiz ay sonrasında eklem kapsülü üste doğru uzadığı için genellikle ön tarafı açık redüksiyon yapılır ve kapsül redüksiyon sonrasında uygun gerginlikte daraltılır.

6 aydan sonra konservatif yöntemlerle (tıpta takip etmek ya da ilaç tedavisi yapmak anlamında kullanılır. Cerrahi tedavinin zıddıdır.) tedavi başarı şansı daha düşük olduğu için çocuğun tedavisi sıklıkla hastanede yatarak ve ameliyathanede yapılır. 7-18 ay arasında birincil olarak ya da ilk 6 ayda konservatif yöntemlerin başarısız olduğu kalçalarda kapalı ya da açık redüksiyon (kırılmış bir kemik ya da çıkmış bir eklemin cerrahi olarak orijinal durumuna getirilmesi) yapılır. Kalçanın kapalı redüksiyonu ve sonrasında redüksiyonun korunması için alçı uygulaması genel anestezi altında yapılır.

Redüksiyonun niteliği ve genel anestezi (genellikle cerrahi müdahalelerden önce uygulanan, bedenin tümünü ya da belirli bir bölümünün ağrıya duyarsız hale gelmesini sağlayan işleme verilen addır. Vücudun sadece belirli bir bölgesini uyuşturan anestezi türüne ise lokal anestezidir) altında yapılır. Redüksiyonun niteliği ve engel olabilecek yumuşak doku yapıları ekleme kontrast madde verilerek artrografi (eklem içi yapıların ayrıntılı görüntülenmesini sağlayan tanı yöntemidir.) ile saptanır. Açık redüksiyon, öncelikle başarısız kapalı redüksiyon sonrası yapılır. Açık redüksiyonda, femurbaşının asetabulum (yuva) içine girmesine engel olan eklem dışı ve eklem içi yumuşak doku engelleri cerrahi olarak ortadan kaldırılır.

Avasküler nekroz (AVN) (kemiği besleyen kan damarlarında kan akımının azalması ve duraklaması sonucu, beslenemeyen bölgedeki canlı dokunun ölmesidir.), tedavisi sonrası uzun dönemde sorunlara yol açan en önemli komplikasyondur ( tıbbi anlamda komplikasyon terimi, bir rahatsızlığın, hastalığın veya tıbbi tedavi işleminin ön görülebilen istenmeyen etkileridir. Komplikasyonlar bir hastalığın gidişatını kötü yönde etkiler.) ve uzun dönemde dejeneratif (eklem hastalığı olan osteoartrit halk arasında kireçlenme olarak bilinmektedir.

50 yaş üzeindeki kişilerde en sık görülen eklem hastalığıdır. Osteoartrit vücuttaki herhangi bir eklemi etkileyebilir. En sık etkilediği eklemler eller, kalça, diz ve omurgadır.) eklem hastalığına yol açar. Avasküler nekroz tümüyle tedaviye bağlı bir komplikasyondur ve önlenebilir. Doğuştan kalça çıkığı önlenebilir bir sakatlık nedenidir. Gerek toplumun kalça çıkıklığı konusunda eğitimi gerekse özellikle yenidoğan döneminde erken tanı ve doğru tedavinin sağlanmasından başarının sağlanmasında büyük rol oynamaktadır.

Pavlik bandajı başarılı bir tedavi şekli olmakla birlikte komplikasyonları da vardır. Bunlar arasında avasküler nekroz (%0-15), redüksiyonda başarısızlık, kalçanın aşağı doğru çıkığı, femoral sinir felci sayılabilir. Bandaj uygulamalarının başarısız olması durumunda (traksiyonla evde veya hastanede üç hafta takip edilen bebeğin femurbaşı asetabulum altına inince yavaş abdüksiyon (bir ekstremitenin frontal düzlemde orta hattan uzaklaşmasına denir.) ve iç rotasyonla( baş ve boynun sağa ve sola çevrilme hareketinesağ ve sola rotasyon denir) kalçalar redükte edilir ve alçılanır) uygulanır.

Ayrıca genel anestezi altında kapalı redüksiyon uygulanır. Pelvidal alçı (MPSli hastalarda kalça cerrahisi sonrası sık olarak kullanılır. Genellikle önemli ölçüde efor ve planlama gerektirir. Neyseki sadece ameliyat sonrası 6-12 hafta kullanılmaktadır. Doktora, bu uygulamanın çocuğun emeklemesini, dönmesini, oturmasını, yürümesini ne kadar kısıtlayacağı sorulmalıdır.) nadiren de açık redüksiyon uygulanır.

6 ay -2 yaş arasında, tedavide kapalı cerrahi redüksiyon tercih edilir. Eğer redüksiyon zamanında önemli bir instabilite (DNA yanlış eşleşme tamiri eksikliği ve genemonik kararsızlık, birbirleri ile yakın ilişkili ve kimi zaman birbirlerinin yerine kullanılan terimlerdir) varsa, açık redüksiyon olabilir. 2 yaş ve üzeinde tedavi başarısı sınırlıdır.

Doğuştan Kalça Çıkığı Belirtileri

Doğuştan kalça çıkıklığı belirtileri genellikle doktor muayesi sırasında oldukça kolay bir şekilde fark edilebilir. Bunun için beklerde doktor muayeneleri çok önemlidir. Yenidoğan bebeklerin mutlaka ultrason ile kontrol edilmesi gerekmektedir. Yenidoğan bebekler anne karnında dizleri bükük bir şekilde durdukları için yeni doğduklarında da bir süre öyle durmaya devam ederler. Ancak yenidoğan bebeklerin bacaklarını rahatça düz bir pozisyonda tutmaları doktorların doğuştan kalça çıkıklığı teşhisini koymalarını kolaylaştırmaktadır.

Bebeklerin anne karnındaki pozisyonlarından dolayı bükük duran bacaklarını dik tutup düzeltmeye çalışmamak gerekir. Aksi takdirde bebekteki anatomik kalça yapısını bozabilir kalça çıkıklığına sebebiyet verebiliriz. Bebeklerdeki iki bacak arasındaki farklılık , bacaklarının esneklik durumunun birbirinden farklı şekilde olması ya da birinin diğer bacağa göre yeterince esnek olmayışı , hareket etmekte zorlanma ya da yeterince hareket edememe gibi durumlarda doktorun teşhisini koymasına yardımcı olur. Yürümeye başlayan bebeklerde de sendeleme kalça çıkıklığı belirtilerinden sayılmaktadır.

Doğuştan kalça çıkığı belirtileri ilk altı ay içerisinde fark edilmesi oldukça zordur ancak fark edildiği zaman neredeyse %100 iyileşme ihtimali gösterir. Bu yüzden de doktor muayeneleri ihmal edilmemelidir. Kalça çıkığı, kalça ultrasonografisi tanısı ile netleşmektedir.

Yenidoğan bebek 3,5 kilonun üstünde dünyaya gelirse ya da çoklu gebelik de söz konusu ise kalça çıkıklığı tanısı bebeğe konabilir.

Doğuştan kalça çıkıkları özellikle yeni doğan bebeklerde ve çıkık derecesi ağır olmayan küçük çocuklarda yürüyene kadar hiç belirti olmayabilir. Bu gibi durumlarda çıkık, çocuk doktorlarının normal muayeneleri sırasında fark edilebilir.

Bebeklerde boyunda eğrilik olması, ayaklarda şekil bozuklukları olması, omurgada eğrilik gibi hastalıklar varsa, kalça çıkığı görülmesi riski daha fazladır. Ayrıca bebeklerde kalp ve damar hastalığı, idrar yolları hastalıkları ve mide bağırsak hastalıkları da varsa, kalça çıkıklığı riski yüksektir. Yenidoğan döneminde (özellikle ilk 2 ayda) kalçadan hareket ile ses gelmesi, aşırı hareket ile kalçada gevşeklik hissedilmesi önemlidir. Kalça çıkığının tespit etmenin en erken ve en doğru yolu yenidoğan döneminde bebeğe kalça ultrasonografisi yapmaktır.

Ultrasonografi anneye gebelik sırasında bir çok kez yapılmaktadır. Ancak gebelik sırasında yapılan ultrasonografilerde bebeğin kalçasının muayenesi yapılmamaktadır. Bu nedenle he şey normal olan bir gebelikte doğumdan sonra bebekte kalça çıkığı saptanabilmektedir. Yenidoğan döneminde el ile muayenede %10 oranında hatalı sonuç çıktığı yapılan çalışmalarda görülmüştür. Bu nedenle yenidoğan döneminde mutlaka kalça ultrasonografisi artık doğru sonuç vermesi azaldığından, kalça röntgeni çekilmektedir.

Kızlarda doğuştan kalça çıkıklığı erkeklere oranla altı kat daha fazla görülmektedir. Kalça çıkıklığı tam olarak bilinmese de uzmanların tahminleri yönünde hormonal, genetik ve çevresel faktörlerin rol oynadığı görülmektedir. Doğuştan kalça çıkıklığı anne karnında gelişebileceği gibi doğum sonrasında anne ve babaların yaptığı yanlış davranışlar sonucunda da gelişebilir.

Leğen kemiğindeki aksamasından kaynaklı olarak normal pozisyonunu koruyamaması ya da normal pozisyonunun dışına çıkması sonucu kalça kemiğinin yuvadan çıkmasıyla kalça çıkıklığı meydana gelmektedir.

Doğduktan sonra kundak uygulamasının kullanımı ile ailenin sağlam kalçaları olan bir bebeğe yapabilecekleri en büyük kötülüktür. Sağlam ve yuvasında olan kalçalar kundak uygulaması ile yerinden çıkabilmektedir.

Doğuştan kalça çıkıklığı belirtilerini şöyle sıralayabiliriz,

  •  İki bacak arasında uzunluk farkı olması,
  •  Kalça eklemi hareketlerinde sınırlılık, örneğin bacağın dışa doğru açılmaması,
  •  Kalça bacaklardaki deri katlantılarının sayı ve şeklinde asimetri,
  •  Oturma, emekleme, yürüme gibi fonksiyonları yeterince gerçekleştirememe ya da gerçekleştirirken zorlanma,
  •  Yürüyen bebeklerde aksama,
  •  Kalça eklemi hareket ettirildiğinde tıklama sesi duyulması,
  •  Bacaklarda uzunluk farkı,
  •  Bacaklardaki kıvrımların farklı olması,
  •  Bacaklardan birinin diğerine göre daha az hareketli ve daha az esnek olması ,
  •  Bebeğin altını değiştirirken kalçalardan birinin veya ikisinin yeterince açılmaması,
  •  Yürüme başlangıcında sendeleyerek yürüme,
  •  İki taraflı çıkıklarda ördek gibi yürüme,
  •  Yaşıtlarına göre geç yürüme,
  •  Bacaklar arasındaki genişlik normalden daha fazla görünebilir

Şeklinde sıralanabilir.

  •  Tedavi edilmeyen kalça çıkıklığı, kalça ekleminde kalıcı bozukluluğuna bağlı çeşitli şikayetlere neden olur. Bu şikayetlerden bazıları;
  •  Topallayarak yürüme,
  •  Kalçada genç yaşlarda başlayan ağrı,
  •  Eklemde aşınmaya bağlı erken dönemde osteoartrit gelişimi,
  •  Eklem hareketlerinde kalıcı kısıtlılık olarak sıralanabilir.

Doğuştan Kalça Çıkığı Ameliyatı Olanlar

Doğuştan kalça çıkığı ameliyatı olanlar yaşamlarını eskisi gibi normal ve sağlıklı bir şekilde sürdürebilirler. Ağrı ve hareket kısıtlılığı nedeniyle hastanın günlük hayatında yapabildikleri değişip yaşam kalitesi olumsuz etkilenmektedir. Bunun için protez uygulaması ilerleyen yaşlarda yapılması gerekir.

Kalça protezi, kalça eklemi iyice kötüye gitmiş hastalarda, işlevini kaybetmiş eklemin yapay bir eklemle değiştirilmesi ameliyatıdır. Hastaların iyileşme süresi hastadan hastaya değişkenlik göstermektedir. Bu hastaların tedavisi sonrasında ya da hiç tedavi edilemeyen vakalarda kalça ekleminde ilerleyen yaşlarda kireçlenme (koksartroz) gelişebilmektedir.

Hastaların yaşam kalitesini arttırmak amacıyla yapılan bu ameliyatların zaman kaybedilmeden ve hastaların yaşı ilerlemeden yapılması gerekir. Çünkü yaş ilerledikçe kemiklerin kaynaşması zorlaşır ve iyileşme süresi de uzar.

Doğuştan kalça çıkığı ameliyatı olanlar genellikle zorlu ama başarılı bir ameliyat geçirirler. Belirli bir süre hastanede yattıktan sonra doktorların gözlemi sonucunda iyileşmeye başladığında taburcu edilirler.

Kalça protezi ameliyatı sonrasında kalça ekleminin tümüyle değişmesinden sonra hastalar daha kolay hareket edebilir. Hastalarda ağrılar genellikle kesilir ya da iyice azalmaya başlar. Ameliyat ağrıları da birkaç hafta sonra kesilmeye başlar. Hastalarda kalça ağrısı olmadığından dolayı bacaklarını daha rahat kullanmaya başlarlar ve böylece kasları da daha fazla güçlenmiş olur. Hastalar bu ameliyattan sonra günlük işlerini ve diğer çok ağır olmayan işlerini de yapmaya başlarlar. Böylece eski yaşamlarına dönebildikleri için yaşam kaliteleri de yükselmiş olur.

Ancak bazı durumlarda kalça protezi ameliyatı zamanında yapılmadığı ve ertelendiği için kalça ağrıları başlamadan önce yapılamayan hareketlerin ve aktivitelerin tümünü yapmayı sağlayamayabilir. Bu ameliyattan sonra uzun süre boyunca rahatlıkla hareket edebilir ve böylece hastalar eski hareket özgürlüğüne kavuşmuş olurlar. Ameliyatla takılan kalça protezi yıllarca kullanılabilir.

Genellikle ameliyat sonrasında koşu, antrenman vb. gibi yüksek performans gerektiren spor aktivitelerinin yapılmaması tavsiye edilir. Hastaların zaman içinde aktivitelerinden dolayı bu protez zamanla yıpranmaya başlayacaktır. Aşırıya kaçan aktivitelerde bulunmak, ya da aşırı kilolu olmanın beraberinde getirdiği sonuçlarla beraber protez daha hızlı bir şekilde yıpranmaya başlayıp yerinden oynamayıp ağrılar baş gösterecektir.

İyileşme sürelerinin başlangıcında hastaların merdiven inip çıkmamaya özen göstermesi gerekir. Merdiven çıkmaya zorunlu kaldıkları durumlarda da mutlaka bir yerden destek almaları gerekmektedir. Hastaların evde de olası kazalar veya risk faktörlerini önleyebilmeleri için ayaklarının altından kaygan olabileceğini düşündükleri şeyleri kaldırmaları gerekir.

Hastalar banyo veya duş alırken yine mutlaka bir yerden destek alarak bu işlemleri yapmaları gerekmektedir. Ameliyat sonrasında oturduklarında mutlaka oturdukları yere sırtını dayayarak dik bir şekilde oturmaları gerekmektedir. Kalça protezi ameliyatından sonra mümkünse hastaların yanında bir refakatçinin bulunması hasta için oldukça önemlidir.

Hastaların ameliyattan sonra bir süre ağrı duyması normaldir. Ancak doktorların önereceği şekilde bu ağrıyı kesmek için ağrı kesici uygulamaları yapılabilir. Ameliyat olduktan birkaç saat sonra hastalar ayakta durabilir veya yürüteç yardımıyla yürümeye başlayabilirler. Hastaların ameliyat sonrası yapacakları yürüyüş ve egzersizler iyileşme sürelerini hızlandıracaktır.

Kalça protezi ameliyatından sonra yapay kalça ekleminin doğal bir kalça gibi bükülmesi pek mümkün olmayacaktır. İlk zamanlarda gün içerisinde yapılacak bazı hareketler yeni eklemi fazla zorlayabilir. Dolayısıyla doktorun tavsiyeleriyle hareket etmek daha doğru olacaktır.

Hastalara ameliyat sonrasında bacak bacak üstüne atmak tavsiye edilmez. Otururken bacaklarını birleştirmek yerine ayrık tutmaları önerilir. Zor durumda kalmadıkça hastaların çok fazla eğilmemesi gerekir.

Kalça çıkığı ameliyatı olan hastaların ameliyatlarının başarı oranı hastanın genel durumuna, kemik kalitesi ve ameliyat öncesinde eklemin hareket sınırlarının ne kadar olduğuna bağlıdır. Bunun için ameliyatın zamanlamasını doğru bir şekilde yapmak, ameliyatı çok geciktirmemek hastanın daha iyi sonuçlar almasını sağlayacaktır.

Doğuştan kalça çıkığı ameliyatı olanlar artık rahat bir şekilde ameliyat edilip tedavi edilebilmektedir. Hastalar da bu tedaviden memnun bir şekilde hastaneden ayrılırlar.

Bebeklerde kalça çıkığı tedavi sonrasında kemiklerin kaynaşma durumu oldukça hızlı olduğundan dolayı iyileşme süreleri de kısadır. Alçı çıkarıldıktan sonra, birkaç hafta sonra bebeklerde ağrı ya da bacağın tam açılamaması gibi sorunlar da ortadan kalkar. Alçıdan sonra ameliyattan sonra düzenli ortopedist doktorları kontrollerinde fizik tedavi de gerekebilir.

Yetişkinlerde kalça çıkığı tedavisinde ise, kalça protezi takmak gerekir. Kalça protezi ameliyatı yapıldıktan sonra 6-8 boyunca ağrı ve hareket kısıtlılığı görülebilir. Hastaların ameliyat sonrasında yasaklı hareketleri yapmamaları için hekimlerinin hastalarını bilgilendirmeleri gerekir. Gerekli görüldüğü durumlarda fizik tedavisine başlanarak iyileşme süresinin hızlanmasını sağlar.

Ameliyat sonrası hastaya takılan protezlerin ortalama kullanım süreleri 15-25 yıl arasında değişebilmektedir. Hastaya takılan bu protezler uzun süre kullanıldıktan sonra protezlerde yıpranma, gevşeme ve dolayısıyla değiştirme gibi sorunlar meydana gelebilmektedir. Protez ameliyatı sonrasında düzenli muayenelerle hekimin de gözetimi altında gerektiğinde müdahale edilmesi gerekir.

Hastalar, yatarken, otururken veya ayakta dururken ayaklarını içe ya da dışa doğru bükmemeleri gerekir. Bir merdiven çıkarken önce sağlam bacakla inerken de ameliyatlı bacakla adım atmaya özen göstermeleri gerekir.

Hastalar iyileşme döneminde kalça ağrısı, bacak ağrısı, bacak şişmesi, ameliyat yerinde kızarma, yanma, sızlama yüksek ateş, göğüste ağrı ve solunum güçlüğü gibi durumlar yaşayabilirler bu durumlarda da mutlaka doktorlarıyla görüşmeleri gerekmektedir. Cinsel yaşamdan bir süre uzak durmaları gerekmektedir. Ameliyat sonrasında düzenli yürüyüşler ve kontrol muayenelerinin mutlaka yapılması gerekir.

Doğuştan Kalça Çıkığı Nedenleri

Bebeklerde kalça çıkıklığının nedenleri genellikle doğumsal olarak bilinse de dışarıdan uygulanan etkilerin de payı büyüktür. Özellikle Türkiye’deki ailelerin yeni doğana kundak uygulaması kalça çıkığı problemine neden olmaktadır.

Ülkemizde her 100 doğumdan 1’inde görülen doğumsal kalça çıkığı, uyluk kemiğinin baş kısmının içinde bulunması gereken yuvadan ayrılması sonucu oluşur. Erken dönemde tedavi edilmezse, ayak kısalığı ve topallama gibi kalıcı sakatlıklara yol açabilir. Bunların yanı sıra kalça ve belde erken kireçlenme görülebilir. Bebeklerde gelişen kalça çıkığının nedeni tam olarak bilinmese de genetik, hormanal ve çevresel etkenlerin rol oynadığı düşünülür. Kalça çıkığı anne karnındayken gelişebileceği gibi, ebeveynlerin hatalı davranışları nedeniyle sonradan da oluşabilir.

Anne veya babada kalça çıkığı varsa çocuklarında da kalça çıkığı görülme oranı yüksektir. Aynı zamanda yakın akraba evliliklerinden doğan bebeklerde gelişimsel kalça çıkığı bulunma riski artmaktadır. Makadi yolla doğan, zor doğan ve ayaklarında doğuştan sakatlık bulunan bebeklerde, ikiz bebeklerde kalça çıkığı bulunma oranı yüksektir.

Doğuma bağlı olarak beynin oksijensiz kalması (beyin felci) veya sırt omurgasının oluşmasında yaşanan bazı aksaklıklar gibi nöroloik sebeplerin yanı sıra boyun eğriliği (tortikolis) ve ayak eğrilikleri de kalça çıkığı riskinin tetikleyen faktörler arasındadır.

Anne karnındaki bebeğin ters pozisyonuna bağlı olarak, ters doğumla dünyaya gelen bebeklerde de görülebilmektedir. Kalça çıkığına eğimli olan bir bebeğe doğduğu zaman yapılan kundaklama da, bebekte kalça çıkığı olmasına neden olabilir.

Anne hormonlarının çocuk kalça ekleminde gevşeklik yapması, genetik faktörler ve anne karnındaki kötü duruşlar, sezeryan doğum, kundak sargısı gibi nedenlerle doğuştan kalça çıkığı oluşur.

Kalça çıkığı, anne rahmindeki düşük amniyon sıvısı seviyeleri de bağlantılı olabilmektedir. İlk gebelikte rahim, henüz tam gevşemediği için bebeğe baskı uygulanarak kalça çıkığını tetikleyebilir. Bu sebeple ilk hamileliklerde kalça çıkığı görülme riski fazladır. Rahatsızlık, doğuştan gelen çeşitli sendrom ve hastalıkların bir parçası da olabilir.

Kalça çıkığında özellikle yeni doğan bebeklerde ve çıkık derecesi ağır olmayan küçük çocuklarda yürüyene kadar hiçbir belirti olmayabilir. Bu gibi durumlarda çıkık, çocuk doktorlarının normal muayeneleri sırasında fark edilebilir.

Bebeğinizin bacaklarında uzunluk farkı, ayaklarında şekilsel bozukluk, kalça ve bacağın üst kıvrım bölgelerinde sağ ve sol bacak arasındaki farklılık, bacaklardan birinin diğerine oranla daha az hareketliliği ve esnekliği varsa doktora başvurulması gerekir. Ayrıca yürüme başlangıcında sendeleyerek yürüme biçimi gibi belirtiler gözlemliyorsa en kısa sürede bebeği deneyimli bir ortopediste göstermeleri gerekir.

Bebeklerde diğer kalça çıkıklığına nedenleri şöyle sıralayabiliriz;

Kundaklamak : Maalesef ülkemizde hala bazı yörelerde kundak uygulaması yaygın olarak yapılıyor. Bebeğimizi kundaklamaktan kaçınmak gerekiyor. Çünkü anne karnındayken bacakları kıvrık duran bebeğin bu pozisyonda bir süre daha kalmaması gerekir. Bu nedenle doğum sonrasında kalçaların ve bacakların düzeltilerek sıkıca kundağa sarılması kalçaları çıkığa eğilimli hale getirir. 1-2 günlük bir uygulama bile kalça çıkığına neden olabilir. Her yıl binlerce çocuğun kalça problemlerinin ortaya çıkmasında kundağın olumsuz rolü olduğu söyleniyor.

Dar kıyafetler giydirmek: Bebeklere bazen ekonomik nedenlerle, bazen yanlış alışkanlıklar yüzünden dar ve küçük giysiler giydirilmesi çok yanlış. Kalçaları ve bacakları sıkan, hareketlerini engelleyen pantolon, pijama, zıbın ve tulum gibi kıyafetler, ince bezler çıkık oluşmasına yol açabilir. Bunun için bebeğinize daima bacak harekelerini engellemeyecek olan rahat kıyafetler giydirmek gerekir.

Ayaklarından tutup kaldırmak: Tıpkı bir balık gibi bebekleri bacaklarından tutup kaldırmak zararlıdır. Bu hareketle bacaklar birbirine yaklaşır ve kalça çıkabilir. Dolayısıyla altının değiştirirken ayaklarından tutup kaldırmamak gerekir. Bunun yerine bacaklarını açarak altını temizleyin.

Bacaklarını birleştirmeye çalışmak: Bebek yatarken bacaklarını iki yana açabilir. Bu durumda bacaklarını birleştirmeye çalışmayın. Çünkü bacaklar birleşince henüz oluşumunu tamamlamamış olan kalça eklemindeki yuvadan kalça topuzu (femur başı) çıkabilir.

Yanlış bezlemek: Çok ince bez koymak ve iki bacağı bir arada tutan bağlar koymak kalçayı yuvadan çıkarır. Bu nedenle kalçaları 45 derece kadar açık tutacak şekilde kalın bez kullanmak gerekir.

Kucakta hatalı taşımak: Bebeğinizi kucağınızda ayaklarını birleştirerek tutmamak gerekir. Ayaklarını açan özel taşıma aleti ile ya da ata biner gibi bacaklarını açarak yan kalçanız üzerinden tutarak taşıyın.

Yürüteç: Kemikleri henüz gelişmeden yürütece konursa, bacakları eğrilir. Bu yüzden 11. Aydan önce yürüteç kullanmamak gerekir.

doğuştan kalça çıkığı, doğuştan kalça çıkığı tedavisi, doğuştan kalça çıkığı nedir, doğuştan kalça çıkığı ameliyatı, doğuştan kalça çıkığı belirtileri konulu yazımızın sonuna geldik. Aşağıda doğuştan kalça çıkığı ile ilgili kaynakçamızı bulabilirsiniz.

Kaynakça

https://www.medicana.com.tr/saglik-rehberi-detay/3617/dogustan-kalca-cikigi

https://hsgm.saglik.gov.tr/depo/birimler/cocuk_ergen_db/dokumanlar/yayinlar/Kitaplar/GKD_Rehberi.pdf

https://www.journalagent.com/vtd/pdfs/VTD-38039-REVIEW-GUNER.pdf

http://dergi.totbid.org.tr/totbid/dergi/pdf2014_5_6.pdf

http://dergi.totbid.org.tr/totbid/dergi/pdf2014_5_7.pdf

https://www.aott.org.tr/Content/files/sayilar/559/559-5573.pdf

https://www.medicalpark.com.tr/bebeklerde-kalca-cikigi/hg-1977

http://www.jcam.com.tr/files/KATD-3543.pdf

http://turkishfamilyphysician.com/wp-content/uploads/2016/08/C3-S4-gelisimsel-kalca-displazisine-yaklasim.pdf

http://www.haber7.com/saglik/haber/2808584-kalca-cikigi-nedir-belirtileri-nelerdir-kalca-cikigi-tedavi-yontemleri/?detay=2

https://tr.wikipedia.org/wiki/Do%C4%9Fu%C5%9Ftan_kal%C3%A7a_%C3%A7%C4%B1k%C4%B1%C4%9F%C4%B1

https://www.haldunseyhan.com/dogumsal-kalca-cikigi

https://www.sozcu.com.tr/hayatim/yasam-haberleri/gelisimsel-kalca-displazisi-nedir-belirtileri-ve-tedavisi-1szcu/

https://ayas.baskenthastaneleri.com/tr/saglik-rehberi/cocuklarda-kalca-cikikligi

https://www.acibademhayat.com/bebeklerde-kalca-cikigina-neden-olan-7-hata

http://dergi.totbid.org.tr/totbid/dergi/pdf2014_5_5.pdf

https://hthayat.haberturk.com/anne-baba/cocuk-sagligi/haber/655588-bebeklerde-kalca-cikigi-nedir-bebeklerde-kalca-cikigi-tedavisi-nasildir

https://www.cankayaortopedi.com/hastalar-i%C3%A7in/do%C4%9Fu%C5%9Ftan-kal%C3%A7a-%C3%A7%C4%B1k%C4%B1%C4%9F%C4%B1nda-erken-tan%C4%B1

https://www.milliyet.com.tr/pembenar/kalca-cikigi-neden-olur-2159745

https://www.sabah.com.tr/saglik/2016/01/20/dogumsal-kalca-cikigi-neden-olur

https://www.memorial.com.tr/saglik-rehberleri/bebeklerdeki-kalca-cikiginin-4-nedeni/

https://kalcacikigi.net/kalca-cikigi-iyilesme-sureci/

https://www.memorial.com.tr/saglik-rehberleri/kalca-protezi/


damar-tikanikligi.jpg

DAMAR TIKANIKLIĞI BELİRTİLERİ

Damar tıkanıklığı, genellikle fark edilemeyebilir.Bu nedenle de tıkanıklığın ilerlemesi halinde kalp krizi ya da inme gibi insan hayatı açısından oldukça tehlikeli durumlar beklenmedik anlarda ortaya çıkar.Yavaş yavaş oluşan bu hastalık çoğunlukla 50 yaş üstü bireylerde belirti vermekte. Çok az da olsa çocuk ve gençlerde de görülmektedir.Damar tıkanıklığı belirtileri noktasında dikkatli olmak ve sağlıklı bir yaşam tarzını seçmek bu hastalığa yakalanmamak için en önemli faktörlerdir.Kalıtım, içki ve sigara kullanımı ile yanlış beslenmenin baş tetikleyicisi olduğu damar tıkanıklığı, ağır ağır ilerleyen tehlikeli bir sağlık sorunudur.

  • Göğsün üstünde baskı oluşması, göğsün sıkışması
  • Omuz, kol, çene, boyun ya da sırt bölgelerinde sıkışma veya baskı
  • Hazımsızlık ağrısı
  • Fiziksel aktivitelerin ardından göğüs bölümünde oluşmakta olan ağrı
  • Nefes darlığı
  • Kalp ritmi ile alakalı düzensizlik ve diğer sorunlar

DAMAR TIKANIKLIĞI NEDEN OLUR

Damarlarda tıkanıklık oluşumunda en önemli faktör, damarların esneklik ve iç yüzeylerindeki pürüzsüzlüğün kaybına neden olan aterosklerozdur.Damar sertliği olarak da bilinmekte olan ateroskleroz gelişimini tetikleyen çeşitli faktörler vardır.Bu faktörlerden bazısı;

  • Aşırı kilolu olmak
  • Sigara içmek
  • Hiperkolesterolemi
  • Diyabet
  • Hareketsiz yaşam stili
  • Doymuş ve trans yağlar açısından zengin sağlıksız beslenme
  • Ailede ateroskleroz öyküsü
  • Hipertansiyon
  • Kanda, LDL denilen kötü kolesterolün yüksek, HDL denilen iyi kolesterolün ise düşük seviye olması
  • İnflamasyon, yani iltihap belirtisi olarak gösterilen C-Reaktif Protein seviyesinde yükseliş
  • Yüksek tansiyon
  • Düzensiz beslenme
  • Fiziksel aktivite konusunda yetersiz olma, hareketsizlik
  • Ailede görülen damar hastalıkları

DAMAR TIKANIKLIĞI TEDAVİSİ

Damar tıkanıklığı kolay fark edilmeyip ağır ilerleyen bir hastalık olduğu için, önlemlerin çok önceden alınması şarttır.Özellikle gençlik çağında sağlıksız beslenme ve sigara kullanımına başlamak ilerleyen yaşlar için damar tıkanıklığı yaşanmasına sebep olur.Damar tıkanıklığına ne iyi gelir derseniz ilk olarak yaşam tarzınızda değişiklikler yapmanızı önerebiliriz.Bu bağlamda düzenli spor yada çeşitli fiziksel aktiviteler, sağlıklı besenme ve yüksek kolesterollü besinlerden uzak durabilirsiniz.Ayrıca sigara ve alkolden uzak durmanız da bu hastalığa yakalanmamanız için mühim.Bacaklarda yaşanan tıkanmaları geçirmek için;bacak damar tıkanıklığı egzersizleri yapabilirsiniz. Damar tıkanıklığı tedavisi konusunda tıbbi olarak da pek çok yöntem mevcuttur.Bunlardan ilki ilaç tedavisidir. Çeşitli tetkiklerin ardından doktorunuz, damarlarda plak oluşumunu ya da kan pıhtılaşmasını önlemek için çeşitli ilaçlar verebilir.Ayrıca kolesterolü ve kan basıncını düşürmek için de ilaçlardan yardım alınabilir.

Damar tıkanıklığı nasıl açılır noktasında başka bir yol ise damar tıkanıklığı ameliyatıdır.Damar tıkanıklığı ileri seviyedeyse anjiyoplasti ve bypass ameliyatı yapılır.Anjiyoplastide tıkalı damarlar mekanik olarak balon ile genişletilir ve açılır.Ülkemizde ve dünyada sıkça başvurulan bir yöntem olan bypass ameliyatıyla ise damar tıkanıklığı sorunu çözülür ve hasta hayatına normal bir şekilde devam edebilir.

Sizde bu belirtilerin arasından birkaçından muzdarip iseniz, mutlaka hemen alanında uzman bir doktora başvurmalısınız.Tam donanımlı bir hastanede yaptıracağınız check-up ile doktorunuz erken teşhis de bulunabilir ve tüm riskleri yok edebilirsiniz.

TETKİK VE UYGULAMALAR

  • Balon anjiyoplasti/stent
  • Mitral balon valvüloplasti
  • Bypass ameliyatı

DAMAR TIKANIKLIĞI NASIL ANLAŞILIR

Belirtiler tıkanıklığın geliştiği damara göre şekillenir.

Kalp damarında tıkanıklık olursa;

  • Göğüs ağrısı:Göğüs ağrısı sıklıkla basınç tarzındadır ve çene, kol, boyun ve sırtın sol tarafına da yansıyan ağrı şeklinde hissedilmektedir.
  • Nefes darlığı
  • Kalp krizi:Damar tamamen tıkandığında kalp kasları beslenemez.beslenemeyen kasta nekroz yani doku ölümü ortaya çıkar.Acil tedavi gerektiren, ölümcül olabilen şiddetli bir sağlık sorunudur.

Beyin damarı ve şah damarı tıkanıklığında görülebilen belirtiler;

  • Ani görme kaybı
  • Bulanık görme
  • Vücudun bir yarısında uyuşma, karıncalanma, kuvvet kaybı ve hissizlik
  • Yürüme güçlüğü çekmek
  • Denge bozukluğu
  • Baş dönmesi yaşanması
  • Bilinç bulanıklığı
  • Konuşma bozukluğu
  • Şiddetli baş ağrısı
  • Yutma güçlüğü
  • Hafıza problemleri

Bacak damar tıkanıklığında görülen belirtiler;

  • Uylukta, baldırda yada bacakta başlangıçta yürümekle ortaya çıkan kramp şeklinde ağrı
  • İleri aşamada istirahat durumunda da ağrı
  • Yürüme güçlüğü
  • Merdiven çıkmada güçlük çekmek
  • Ayaklarda morar ve soğukluk görmek
  • Ayaklarda ve bacaklarda geçmeyen yaralar
  • Kangren

Toplar damar tıkanıklığında görülen belirtiler;

  • Bacakta şişlik, kızarıklık, ısı artışı ve ağrı
  • Bacak derisinde parlama, kıllarda dökülme
  • Ayak bileklerinde mavi-mor varisler
  • Ayak bileğinde yaralar ve cilt renginde koyulaşma

DAMAR TIKANIKLIĞINDA NE YEMEMELİ

Damarlarımızı tıkayabilecek tehlikeli yağlardan olabildiğince uzak durmalıyız;onların yerine meyve ve sebze açısından zengin dengeli bir beslenme programımız olmalıdır.

Damarlarınız tıkandığında kanınız olması gerektiği gibi taşınamaz.Bu durum kalp hastalıklarına yakalanma riskini artırırBu yüzden damar sağlığınızı korumanız ve damar tıkanmasını engellemek için vücudunuzda yağ birikmesine izin vermeniz çok önemlidir.

Damar duvarlarında yağ birikimine neden olan yiyecekler şunlardır;

  • Et
  • Yumurta
  • Tavuk derisi
  • Süt ve süt ürünleri
  • Trans yağlar
  • Hamur işi yemekler
  • Tatlılar(Şerbetli, sütlü)
  • Yağlı ve tuzlu atıştırmalıklar
  • Sağlıksız yiyecekler(Fast food ve abur cubur)

BEYİN DAMAR TIKANIKLIĞI

Koroner arterlerden farklı olarak oksijen yüklü kanı beyne nakleden boyun damarlarına karotis arterler ismi verilir.Damar tıkanıklığına neden olan sebeplerden dolayı bu arterlerin tıkanması sonucu inme tehlikesi yaşanabilir.Bunun daha da ileri sonucu olarak beyin damar tıkanıklığı ölüm riski taşımaktadır.Beyin damar tıkanıklığı belirtileri şu şekilde sıralanabilir;

  • Aniden ortaya çıkan güçsüzlük
  • Yüz, kol ve bacaklar başta olmak üzere vücudun belli bölgelerinde uyuşma
  • Konuşma sırasında zorlanma veya karşısındaki kişiyi anlayamama
  • Görme sorunu
  • Nefes alamamak
  • Baş dönmeleri yaşamak
  • Ayaktayken yada yürürken denge kaybı ve beklenmedik şekilde oluşan düşmeler
  • Bilinç kaybı
  • Aniden hissedilen şiddetli baş ağrısı

Beyin damar tıkanıklığına neden olan sebepler;

1)Yüksek tansiyon

Aşağıdaki etkenlerden kaynaklanabilir;

  • Yaşın ilerlemesi ile birlikte damar esnekliğinin azalması
  • Kalp ve damar hastalıkları
  • Aşırı hareketsizlik
  • Aşırı tuz tüketimi
  • İşlemiş gıdalar, yağlı gıdalar
  • Sigara ve alkol kullanımı
  • Aşırı kilo
  • Kronik böbrek rahatsızlıkları
  • Uyku apnesi
  • Cushing sendromu ve bazı diğer hastalıklar

2)Şeker hastalığı

3)Yüksek kolesterol ve iskemik inme

4)Kalıtsal etkenler ve diğer nedenler

Aşağıdaki etkenlerde beyin damar tıkanıklığına yol açabilir:

  • Atrial fibrilasyon
  • Toplardamar sisteminde bozukluklar(endotel hasarı vb.)
  • Kan dolaşımının yavaşlaması veya durması
  • Yağ embolisi
  • Hormon bozuklukları
  • Kanser

BEYİNDE DAMAR TIKANIKLIĞI GEÇER Mİ?

Beyin damar tıkanıklığı tedavisi, çoğunlukla o atağa yönelik bir tedavidir ve sonrasında hastalığın ilerlememesi ve yeniden benzer bir durumla karşılaşmamak için beyin damar tıkanıklığı tedavisinde gerekli tedavinin uygulanması ve doğru yaşam biçiminin kazanılıp sürdürülmesi gerekir.Tedaviden sonra şu unsurlara da dikkat edilmelidir;

  • Beyin damar sağlığı ve genel sağlık durumu için yaşam tarzının ve alışkanlıklarının (beslenme tarzı, hareketlilik, yeterli ve kaliteli uyku, stresin ölçülü düzeyde olması, tütün-alkol ve narkotik-uyarıcı maddelerden uzak durulması, sistemik hastalıklar varsa, örneğin hipertansiyon, diyabet, kolestrol yüksekliği vb. tedavisinin doğru ve yeterli bir şekilde yapılması, düzenli sağlık kontrolleri, ..)
  • Çevre ve hijyen sağlığı
  • İnsanın psişik bakımdan tutarlı ve kendini gerçekleştirme çabası içinde olması
  • Sosyal uyumluluk, çalışma koşulları, ..vb. gibi kişiye bağlı ve ayrıca kişinin dışında kalan sosyal-ekonomik-politik temelli pek çok faktör ile de ilişkili olması, insan sağlığının çok veçheli ve karmaşık yapısını gösterir.Bu durumda birey için rasyonel olan, sağlık ve hastalık bakımından entelektüel farkındalık ve bilgisini artırarak, kendi çaba ve tercihlerine bağlı olan değişkenleri olabildiğince doğru bir biçimde gerçekleştirebilmektir.

BEYİN DAMAR TIKANIKLIĞI TEDAVİSİ

Beyin damar tıkanıklığı tedavisinde ya da genel beyin damarı hastalıklarının tedavisinde, elbette problemin ne tip bir patolojik süreç olduğu, örneğin tıkayıcı yada kanama şeklinde olması, hangi damarların ve damar yapısının tutulduğu, tıkanma yada kanamanın ne zaman olduğunu, hastalığın derecesini, hastanın nörolojik ve sistemik durumu, beraberinde bulunan hastalıklar ve kullandığı ilaçlar, .. gibi pek çok belirleyici faktör tedavi stratejisini oluşturmada önemlidir.

Bu tip hastalarda tanı ve tedavi için yapılanlar çok dinamik, hızlı ve birlikte yürütülmesi gereken işlemlerdir.Beyin damar tıkanıklığı tedavisinde;Hastanın tedavisini ve sonucu belirleyen en önemli faktörlerden biride dakikalar saniyeler ile ölçülen bir zaman dilimi içinde hastaneye ulaştırılmasıdır.

Beyin damar tıkanıklığı tedavisinde pek çok tedavi şekli vardır.Bunlardan birkaçı;

  • İlaç tedavisi, spesifik ilaç tedavisi(atardamar yada toplardamar içine pıhtı çözücü spesifik ilaç verilmesi)
  • Cerrahi tedavi
  • Nöroradyolojik(damar lümenini açmaya yönelik çeşitli uygulamalar örn:stentleme) girişimlerdir.

Görüldüğü gibi beyin damar tıkanıklığı tedavisi çok yönlü, mültidisipliner, donanımlı ve uzman bir hastane ekibi gerektirmektedir .Bu bakımdan, beyin damar tıkanıklığı tedavisi uygulanmadan önce bu tip hastaların olabildiğince erken aşamada ve uygun merkezlere ulaştırılması gerekir.Bu durum beyin damar tıkanıklığı tedavisinde hastalığın seyrinin ve sonucunun iyi olması için büyük önem taşımaktadır .

BEYİN DAMAR TIKANIKLIĞINA NE İYİ GELİR

Beyin damar tıkanıklığına iyi gelen bazı unsurlar şunlardır;

  • Çevre ve hijyen sağlığı
  • İnsanın psişik bakımdan tutarlı ve kendini gerçekleştirme çabası içinde olması
  • Sosyal uyumluluk, çalışma koşulları…vb. gibi kişiye bağlı ve ayrıca kişinin dışında kalan sosyal-ekonomik-politik temelli pek çok faktör ile de ilişkili olması, insan sağlığının çok veçheli ve karmaşık yapısını gösterir.Bu durumda birey için rasyonel olan sağlık ve hastalık bakımından entelektüel farkındalık ve bilgisini arttırarak, kendi çaba ve tercihlerine bağlı olan değişkenleri olabildiğince doğru bir biçimde gerçekleştirebilmek.

10-KALP DAMAR TIKANIKLIĞI BELİRTİLERİ

  • Göğsün üzerinde baskı oluşumu, göğüs sıkışması
  • Sırt, boyun, çene, kol yada omuz bölgelerinde baskı veya sıkışma
  • Hazımsızlık ağrısı çekmek
  • Fiziksel aktivitelerin ardından göğüs bölümünde oluşan ağrı
  • Nefes darlığı
  • Kalp ritminde düzensizlik ve diğer sorunlar

Kalp damar tıkanıklığında kişide göğüs ağrısı, göğüste sıkışma ve baskı hissiyatı gibi semptomlar ortaya çıkmaktadır.Her zaman göğüs bölgesinde değil, sol kolda uyuşma olarakta belirtiler görülebilir.Bazen de, kalbin alt kısmındaki damar tıkandığı zaman mide ağrısı biçiminde de şikayetler olmaktadır.Çok nadir olmakla birlikte, kişilerde karın ağrısı, sırt ağrısı biçiminde şikayetler görülmesi ve dinlenirken ağrıların yavaş bir biçimde ortadan kalkmasıdır.Nadiren de olsa sırt ağrısı, karın ağrısı şeklinde hastalarda başvurabilirler.Bazende kalp damar tıkanıklığı olan hastalarda belirti olmaz bazen de nefes darlığı şikayetiyle doktorlara başvurabilmektedirler.

KALP DAMAR TIKANIKLIĞI HANGİ TESTLERLE ANLAŞILIR

Ekokardiyografi(EKO):Tanı koyulabilen durumlar söz konusudur.

Efor testi:Efor testi iki şekilde uygulanabilir:

  • Eforlu EKG (Elektrokardiyografi)
  • Stres EKO (Ekokardiografi) (Eforla veyza ilaçlı)

Koroner (bilgisayarlı tomografi) BT:Hastanın damar yolundan opak madde verilerek kalp damarlarının görüntülenmesi yöntemidir.Koroner BT yöntemi koroner damar içini ve damardaki plakaların birlikte görüntülenmesini sağlayarak koroner arter hastalığı varlığı, yaygınlığı, ciddiyeti ve yapılacak tedavi planı konusunda önemli katkılar sağlamaktadır.

Kardiyak MR

Miyokard Perfüzyon Sintigrafisi(MPS)(Talyum testi):Damar yolu ile verilen ve radyoaktif bir madde olan Talyum ile istirahat sırasında ve eforda kalp kasının beslenmesş incelenir.Testin aç olarak yapılması gerekmektedir.

Radyonüklid Ventrikülografi(MUGA):Kalbin sol karıncığının pompalama gücünün ölçümünde en kesin yöntemdir.İşlemden önce Teknesyum adı verilen bir radyoaktif madde ile kanın alyuvarları işaretlenir.Görüntüleme EKG kaydıyla eşzamanlı yapılarak kalp fonksiyonu ölçülür.

Pozitron Emisyon Tomografisi(PET):Kalp krizi geçirmiş olan hastalarda kalp krizi bölgesinde canlı doku olup olmadığını gösteren en değerli tetkiktir.Hastanın ameliyat veya perkutan koroner girişim kararında önemli rol oynamaktadır.

Koroner anjiyografi:Bu teknoloji ile kalp damarlarının her birinin farklı açılardan ayrı ayrı radyolojik fotoğrafları çekilir.İşlemden sonra 4-6 saatlik yatak istirahatı gerekir.Kasık atar damarından kalbe kadar iletilen bir katater yardımı ile yapılır.Bu sırada kalbin içindeki basınçlar ölçülür ve aynı zamanda sol kalp boşlupuna ‘boyalı madde’ verilerek kalbin kasılma işlevide inclenir.

El bileğinden anjiyografi:Kasıktan yapılan anjiyo girişimleri bir süredir el bileğinden de uygulanabilmektedir.Bu sayede sabah anjiyo olup , öğleden sonra işe yada eve dönmek mümkün hale geldi.Üstelik anjiyo sırasında stent de takılabilir.El bileğinden anjiyo için ön hazırlık gerekmez.Hatta işlem yapılan elini kullanabilir ve yemeğini kendi yiyebilir.Koroner tanısal işlemlerden sonra 6 saat hastanede yatmak yerine 2 saatte taburcu olunabilir.

BACAK DAMAR TIKANIKLIĞI BELİRTİLERİ VE EGZERSİZLERİ

Bacaklarda damar tıkanıklığı belirti olarak kendisini göstermeyebilir.bu sebeple tıkanıklığın ilerleyen evrelerinde kalp krizi ya da felç gibi istenmeyen rahatsızlıklar oluşabiliyor.Özellikle 50 yaş üstü insanlarda sıklıkla görülebiliyor .Az da olsa genç ve çocuklarda da damar tıkanıklığıyla karşılaşılabiliyor.

  • Bacak ağrısı
  • Hazımsızlık sebebiyle ortaya çıkan ağrılar
  • Kollar da ve bacaklarda hissizlik ve ağrı
  • Bacak ve ayakların anormal üşümesi
  • Bacak ve ayaklarda soluklaşma, renk değişikliği
  • Ayak tırnakların da meydana gelen kalınlaşma
  • Ayakların ve ayak parmaklarının üst kısmında bulunan tüylerde dökülme
  • Ayaklarda çıkan yaranın bacaklarda çıkan yaranın iyileşme süresinin uzaması
  • Kangren durumları bacak damar tıkanıklığının belli başlı belirtileri olarak dikkat çekiyor.

BOYUN DAMAR TIKANIKLIĞI

Halk arasında şah damarı olarak bilinen karotis arterlerin tıkanması durumudur.Karotis arterler, beynimizin ön kısmına oksijen bakımından zengin kan götüren atardamardır.Beynin ön bölümünde konuşma, düşünme, kişilik özellikleri motor ve duyusal işlevlerin konrtrol edildiği alanlar bulunmaktadır.Boynun her iki tarafındaki karotis arterlerde çene çizgisi açısının hemen alt tarafında nabız hissedilebilir.Boyun damar tıkanıklığı genellikle plak denilen yağlı maddelerin ve kolesterol artıklarının damar yüzeyinde duvarında birikmesinden kaynaklanır.Şah damarı tıkanıklığı inme riskinde artış gibi ciddi sağlık sorunlarına neden olmaktadır.

Şah damarı tıkanıklığı için risk faktörleri nelerdir?

  • Yüksek yaş
  • Sigara kullanmak
  • Şeker hastalığı
  • Yüksek tansiyon(hipertansiyon)
  • Fazla kilolu olmak
  • Kan lipit düzeyinde yükseklik
  • 75 yas altı erkekler aynı yaş grubundaki kadınlara göre şah damarı tıkanıklığı açısından daha çok risk altındadır.

Şah damarı tıkanıklığı belirtileri nelerdir?

  • Yürümede zorluk
  • Denge kaybı
  • Baş dönmesi
  • Bilinç bulanıklığı
  • Bulanık görme ve ani görme kaybı
  • Afazi(konuşma güçlüğü)
  • Hafıza ile ilgili sorunlar
  • Yutma zorluğu(disfajl)

GÖZ DAMAR TIKANIKLIĞI AMELİYATI?

Belirtileri nedir?

Gözyaşı kanalları tıkanan hastada gözyaşının devamlı dışarı akması buna bağlı kesede şişlik ve kızarıklık belirtileri görülür.

Göz sulanmasının sebebi nedir?

Gözün devamlı sulanmasının en sık rastlanan sebebi gözyaşını keseden burna iletmekte olan(nazolakrimal)kanallarda oluşan tıkanıklıktır.

Tedavi yöntemleri nelerdir?

Toti ameliyatı : Açık ameliyat yöntemi yaklaşık olarak yüz yıldır uygulanan klasik bir operasyondur.teknolojinin hızlı gelişmesinin tıbba kazandırdığı endoskoplar internal yani kapalı yöntemi bir seçenek olarak ortaya koymuştur.

Endoskopik yöntemle yapılan ameliyatın avantajları?

  • Hastalar operasyonun olduğu gün eve gidebilmektedir
  • Operasyon süresi daha kısadır
  • Cilt te kesik yapılmaması nedeniyle yara izi bulunmaz

Gözyaşı kanallarına takılan silikon tüpler ne zaman alınır?

Silikon tüpler en az 6-8 hafta(daha uzun süreler bırakılması da önerilir) süre ile yerinde bırakılmalıdır.Çok basit olarak , gerekli olursa lokal anestezi ile silikon tüpler göz köşesinde kesilerek kolaylıkla burundan küçük bir nazal endoskop yardımı ile alınabilir.

KOLDA DAMAR TIKANIKLIĞI

Her iki kolu besleyen damarlar vücudumuzun en büyük atardamarı olan aortadan gelişmektedir.Bu damarlar kolumuza ulaşmadan önce beyinciği besleyen önemli bir damar olan vertebral atardamarı verir.Darlık tıkanıklık düzeyine yaklaştığında ön kol ve elde yeterli kan desteğinin olmaması nedeni ile kansızlık iskemik bulguları gelişmeye başlar.Eğer bu tıkanıklık beyinciği besleyen atardamarın çıkışından önce gelişir ise kolun tıkanıklık sonrası kesiminin beslenmesi için karşı taraf beyinciği besleyen atardamardan kan çalınır.Buda beyinciğin yeterli beslenmemesi sorunlarına neden olup baş dönmesi ve dengesizliğe yol açar.Balon ile genişleyen stentler kısa darlıklarla yada damarın çıkış kesimlerindeki darlıklarda daha güvenli bir şekilde kullanılır.İşlem öncesi hazırlık diğer damar sistemlerindeki tedavilerde olduğu gibi kan testlerini ve ikili kan sulandırıcı ilaçların tedaviden önce başlamasını kapsamaktadır.İşlem sonrası hastamızın bir günlük takip edilmesi yararlı olacaktır.

OLGU

63 yaşında erkek hasta sağ kol ile sol kol arasındaki tansiyon farkı mevcuttu.Sağ koldan tansiyon 140/90mmHg iken solda 190/100mmHg olarak saptandı.Anjiyografide erkek faz(1.görüntü) daha genç fazlarda(2. Ve 3. görüntüler) sol kolu besleyen sol subklavyan arterde (atardamar) başlangıç kesiminde darlık

-Stent yerleştirildikten sonra sol subklavyan arterde (atardamar) darlık tamamen giderilmiş ve lümende tam açıklık sağlanmıştır.(1. Anjiyografi görüntüsü erken faz 2. Görüntüsü geç faz)

-Stent sonrası tansiyon kontrolü yapıldığında sağ kolda tansiyon 140/90mmHg iken sol kolda ise 120/80mmHg olarak ölçülmüştür.

Karotis Stent Yerleştirilmesi

Sol internal karotid arterde diseksiyon zemininde darlık (sol) stent sonrası damarda tam açıklık sağlanmıştır.(sağ)


kanser-koronavirus.jpg

Bu soruyu cevaplamak için bir yandan koronavirüs salgınının özelliklerini ve diğer taraftan kanser hastalarının özelliklerini gözden geçirmemiz gerekiyor. Koronavirüs salgını, tüm dünyada olduğu gibi, ülkemizde de ciddi bir toplum sağlığı tehdidi oluşturan hastalık olmasının yanı sıra, psikolojik ve sosyolojik yönden de bütün bireyleri çok yoğun bir şekilde etkilemektedir. Biyolojik (bedensel) etkilerinin yanı sıra, belki bundan da daha fazla ön plana çıkan psikososyolojik ve ekonomik etkileri gözlenmektedir. Diğer taraftan kanser hastaları, hastalıklarına tanı konduğu andan itibaren oldukça yoğun bir şekilde korku, kaygı ve endişe gibi derin ruhsal gerilimler altında yaşayan bireylerdir. Ayrıca, bir kanser hastasının başta yakın çevresindeki bireyler (eş, çocuk, anne, baba gibi) olmak üzere sosyal çevresi de, çoğu zaman, adeta bu hastalığa sahip bireyler kadar bu hastalıktan etkilenebilmektedir.

İnsan biyolojik ve bedensel olduğu kadar, psikolojik, yani ruhsal ve sosyolojik bir varlıktır. Bu nedenle, hem koronavirüs tehdidi, biyolojik olduğu kadar psikolojik ve sosyolojik yönleri ile ele alınmalı, keza hem de kanser hastalığı bedensel olmasının yanı sıra ruhsal ve sosyolojik olarak da ele alınmalıdır.

İlk ortaya çıkışından itibaren, bütün medya kanallarında da anlatıldığı gibi, koronavirüs enfeksiyonunun genç ve sağlıklı bireylere bulaştığında kaydadeğer bir yaşamsal risk oluşturmadığı, ancak, yaşlı bireyler ve risk faktörü olan hastalarda (kanser ve kanser tedavisi görenler dahil) yaşamsal riskleri olduğu bilinmektedir. Yapılan çalışmalarda koronavirüs enfeksiyonundan ölüm oranları tüm toplumlarda ortalama %3 civarında olmakta, bunların da büyük bir bölümünü yaşlı ve risk faktörü taşıyan bireyler oluşturmaktadır.

Kanser Hastaları Corona Virüse Karşı Hangi Önlemleri Almalı ?

Tüm kanser hastaları arasındaki koronavirüsten ölüm oranları yaklaşık %7 civarında bulunmuştur. Burada kanserin ve yapılan tedavilerin türüne göre, hastaların koronavirüsten etkilenme ve ölüm oranları çok büyük farklılıklar göstermektedir. Geçmişinde kanser tanısı ve tedavisi almış ve sağlığına kavuşmuş hastaların riski, çok daha azdır. Ancak; lenfoma, lösemi, multipl miyelom gibi kan yapısını ve bağışıklık sistemini bozan, hematolojik, kan kanserli olan hastalar, kemik iliği nakli olan hastalar, akciğer kanserli hastalar, ağır kemoterapiler ve radyoterapiler uygulanmakta olan diğer tüm kanser hastaları koronavirüs enfeksiyonundan nispeten daha yüksek oranlarda etkilenirler ve bu hastalara yönelik koruyucu önlemler konusunda daha dikkatli olunması gerekir.

Tüm kanser hastaları, planlanan onkolojik tedavilerine (kemoterapi, radyoterapi, immünoterapi, vb) aksatmadan mutlaka devam etmelidirler. Hastalığın tanısı veya takibinde gereken radyolojik görüntüleme kontrollerinin de aksatılmadan uygulanması gerekir.

Biyolojik, yani bedensel ve bireysel olarak, korunma ve bağışıklık sistemini güçlendirme konusunda, tüm medyadan duyurulan genel prensipler kanser hastaları için de geçerlidir. Artık tüm toplum tarafından iyi bilindiği için, korunma önlemlerine ve beslenme önerilerine burada temas etmeyeceğim. Bu makalede, koronavirüsün ve kanserin, nispeten iyi bilinen biyolojik ve bedensel özelliklerinden ziyade psikolojik ve sosyal yönlerine temas edeceğim.

Koronavirüs salgını, bedensel olduğundan çok daha fazla, korku, kaygı, endişeler gibi psikolojik ve sosyoekonomik çöküntüleri beraberinde getirmiştir. Koronavirüs, kanser hastalarında %10’un altında bir ölüm riski taşımakta, buna karşılık özellikle ileri evre kanser hastalarında, kanserden ölüm riski bu oranın çok daha üzerinde olmaktadır. Zaten bu hastaların büyük bir bölümü yoğun bir ruhsal çöküntü, ölüm kaygısı ve hatta bazen kabullenmişliği içinde yaşamaktadır. Bu hastalarda çoğu zaman, yaşama karşı ilgi azalmış ve bir pes etmişlik tablosu hakimdir. Böyle bir psikoloji ile yaşamakta olan kanser hastası, bir de ek olarak koronavirüsün psikososyolojik çöküntülerine maruz bırakılmamalıdır.

Hastanın birlikte yaşadığı yakın çevresi (eş, anne, baba, çocuk, vb) hastada ilave bir psikolojik gerilim oluşturmamaya özen göstermelidir. Aksine, gerekli bedensel koruyucu önlemler alınmak kaydıyla, ruhsal destek yönünden, hastanın isteği ve ihtiyacı doğrultusunda, huzur bulacağı ortamlarda bulunmasına ve hatta kişilerle görüşmesine engel olunmamalıdır. Özellikle, hastaların açık ve temiz havada yapacakları gezilerle doğayla bol bol temas etmesi oldukça yararlı olacaktır. Koronavirüse karşı korunmaya yönelik, katı sosyal izolasyon, kanser hastasındaki zaten var olan ruhsal çöküntüyü daha da derinleştirerek olumsuz etkileyebilecektir. Hastanın, gerekli bedensel tedbirler alınarak sürdüreceği bu tarzdaki bir sosyal yaşamı, hastalığının seyrini daha olumlu etkileyecektir.

Ayrıca, unutulmamalıdır ki; doğal bağışıklık sistemini besleyen ve güçlü tutan faktörlerin en başında ruhsal dinginlik ve stresten uzak kalmak gelmektedir. Özellikle kanser hastaları, bedensel korunma ve destekleyici beslenmenin yanı sıra, ruhsal destek ve huzur atmosferine de diğer bireylerden daha fazla ihtiyaç duymaktadırlar. Bilimsel olarak da, çok sayıda çalışmada, müzik terapi gibi sanat terapi uygulamalarının da bu hastalar üzerindeki olumlu etkileri bildirilmiştir.


perkutan-ablasyon-1200x675.jpg

Ablasyon Nedir ?

Ablasyon, ısıtarak, dondurarak ya da kimyasal olarak tahrip etme anlamında kullanılan tedavi yöntemlerinin genel bir adıdır. Bu yazımızda ablasyon tedavisi hakkında, perkütan tümör ablasyonlarından söz etmeye çalışacağım.

Kanser hastalarında vücudun herhangi bir organında bir tümör görüldüğünde tedavideki ilk seçenek şüphesiz ki ameliyatla o tümörün çıkartılması ve hastanın tümörsüz, kansersiz hale dönüştürülmesidir. Ancak, her zaman ve her hastada bu şansımız olamamaktadır. Kanser teşhisi konulan bazı hastalarda, hastalığına eşlik eden başka ciddi durumların olması, örneğin; böbrek yetmezliği, kalp damar hastalıkları gibi, özellikle ileri yaşlardaki hastalarda eşlik eden problemler, bu hastalarda tümör ameliyatlarına engel olabilmektedir. Bu hastaların tedavilerinde ablasyon tedavisi, yani, perkütan tümör ablasyonları kullanabilmektedir.

Ablasyon nasıl yapılır?

Perkütan yolla yapılır. Perkütan demek, ciltten iğne ile girilerek tümöre ulaşmak demektir. Önce tümör ablasyon yapan doktorlar (Girişimsel radyoloji doktoru) tarafından en uygun görüntüleme yöntemi ile incelenir. Tümöre en yakın ve uygun giriş noktası cilt üzerinde belirlenir ve işaretlenir. Bu yöntemde; hastaya genel anestezi verilmeden, çoğu zaman iğne giriş noktasına yapılan bir lokal anestezi altında ablasyon tedavisi gerçekleştirilmektedir. Uygun görüntüleme yönteminin kılavuzluğunda (Ultrason, Tomografi, Skopi gibi) tümör ve ciltten girilen iğne görülerek, tümörün içine iğne yerleştirilir.

Çeşitli ablasyon yöntemleri vardır; lazer ablasyon, radyofrekans ablasyon ve mikrodalga ablasyon yöntemlerinde, kullandığımız iğnenin türüne göre, tümörün içerisine yerleştirildiği zaman, etki mekanizması tümörün ısıtılarak tahrip edilmesi ve yakılması şeklinde olmaktadır. Bu ablasyonlarda tümör hücreleri ve dokusu, yüksek ısıya maruz bırakılarak yakılmakta ve öldürülmektedir. Bu ablasyonlar arasında en sık kullanılan radyofrekans ablasyon veya RF ablasyon denilen yöntemdir. Burada iğnenin uç kısmında ısı oluşumunu sağlayan enerji radyofrekans enerjidir.

Diğer bir ablasyon yöntemi de kriyoablasyondur. Bu yöntemde ise yine tümörün içine özel bir iğne ile girilir ve tümör dondurularak tahrip edilir. Bu ablasyonda, tümör hücreleri ve dokusu, ileri derecede soğutulup dondurularak tahrip edilmekte ve öldürülmektedir. Bu yöntem diğerlerine oranla daha pahalı bir teknoloji gerektirmektedir.

Bunun dışında yine tümör içerisine iğne ile girilerek saf etanol ya da asetik asit gibi kimyasal tahrip edici ajanların kullanmasıyla da ablasyon yapılabilmektedir. Bu ablasyonlarda ise tümör hücreleri ve dokusu, kimyasal olarak tahrip edilmekte ve öldürülmektedir. Ablasyon yöntemleri arasında en ucuz yöntem etanol ablasyonudur.

Tüm bu yöntemlerin uygulandığı hastalarda oldukça başarılı sonuçlar alındığı bildirilen çok sayıda bilimsel çalışmalar yapılmaktadır ve ablasyon tedavileri giderek artan oranda daha sık kullanılmaktadır.

Ablasyon 1

Ablasyon Riskleri , Ablasyon Olan Hasta Yorumları ve Ablasyon Sonrası Dikkat Edilmesi Gerekenler

Ablasyon tedavisi uygulanan hastalarda, açık ameliyatlar ile karşılaştırıldığında ablasyon riskleri daha düşüktür. Hastalarda ablasyon sonrası şikayetler yok denecek kadar azdır. Ablasyon sonrası dikkat edilmesi gerekenler; işlemin hemen sonrasında hastanın nabız, kan basıncı, ateş gibi bulgularının takibinden ibarettir. Ablasyon olan hasta yorumları son derece olumludur. Çoğu zaman hasta işlem sonrası aynı gün normal yaşamına dönebilmektedir.

Ablasyon Fiyatları 2020

Ablasyon fiyatı, kullanılan yönteme ve yapıldığı merkeze göre değişiklik göstermektedir. Özel muayenehane, görüntüleme merkezi ve hastanelerde ablasyon ücretleri çok geniş bir fiyat aralığı göstermektedir. Ablasyonda kullanılan iğne, özel ve tek kullanımlıkdır ve nispeten yüksek maliyetlidirler. Kullanılan yönteme göre, örneğin RF ablasyon iğnesi yaklaşık 4.000 TL dir. Laser, Mikrodalga ve Kriyoablasyon sistemleri bundan daha pahalıdır. Etanol ablasyon ise en ucuz yöntemdir. 2020 yılı, İstanbul ili için, Türk Tabipleri Birliğinin yıllık olarak yayınladığı hekim uygulamaları veri tabanındaki asgari ücret listesine göre, ablasyon fiyatı yaklaşık 6.000 TL dir. Bu fiyatlar, özellikle zincir hastane gruplarında, birkaç kat daha yüksek talep edilebilmektedir.

Kalp Ritm Bozukluklarında Uygulanan Ablasyonlar

Buraya kadar tümör ablasyonlarından bahsettik. Ablasyon tedavisi ile ilgili bir diğer alan da kalp ritim bozukluklarında uygulanan ablasyonlardır. EPS ablasyon; Elektrofizyolojik Çalışma (EFÇ ya da EPS) kalbin ritim ve iletim bozukluklarının tanısı ve tedavisi amacıyla uygulanan bir girişimsel uygulamadır. Kateter ablasyon, radyo dalgaları verilerek yapılan ritim bozukluğu tedavisidir. Bu yöntemde ilaçlarla kontrol altına alınamayan ritim bozukluklarında ya da hastaların yaşam boyu sürekli ilaç almayı istememeleri halinde uygulanır. Bazı hastalarda ritim bozukluğu yaşamı tehdit edebilecek derecede önemli olabilir. Böyle durumlarda da ilaçlarla kontrol etmek yerine doğrudan kateter ablasyon yöntemi uygulanması gerekebilir. Bu ablasyon işlemi de temelde lokal anestezi ile iğne giriş yerleri uyuşturularak yapılır, bazı durumlarda ise genel anestezi gerekebilmektedir.

Ablasyon nedir başlıklı içeriğimiz girişimsel radyoloji uzmanı Prof.Dr. Zekai Pekkafalı tarafından kaleme alınmıştır.


kateter-nedir-1200x824.jpg

Kateter nedir?

Kateter Nedir ? Kateter, çoğunlukla poliüretan plastik maddeden yapılmış ince tüp, kanül veya borulardır. Kullanım amaçlarına göre çeşitleri, uzunlukları, çapları, uç şekilleri, kanal veya delik sayıları, yumuşaklık veya sertlikleri değişmektedir. Kateter çeşitleri çok fazladır ve kullanım alanlarına farkları vardır.

Santral Venöz kateter Nedir ?

Santral venöz kateter, kan basınçları gibi yaşamsal fonksiyonları takip etmemizi sağlayan, ayrıca kan örneği almayı, serum veya ilaçları vermeyi, bazı özel tedavi uygulamalarını sağlayan ana toplardamarlar içerisine yerleştirdiğimiz bir kanüldür. Santral venöz kateter (veya santral kateter) takılması için en çok tercih edilen ana toplar damarlar boyundaki veya köprücük kemiği altındaki ana toplar damar ve bunlar uygun durumda değilse kasıktaki ana toplar damardır. Özellikle bazı yoğun bakım hastaları, hemodiyaliz hastaları ve kanser hastaları gibi sık tedavi uygulanan ve kan örneği alınan hastalar bu uygulamaya ihtiyaç duyarlar.

Özellikle yoğun bakım hastalarında, kalbin çalışması ile ilgili bilgilerin devamlı takibi, santral venöz kan basıncı, oksijen saturasyonu veya akciğer damarları ile ilgili takip amacıyla santral venöz kateter gerekmektedir.

Ayrıca, bazı hematolojik ve nefrolojik hastalarda, plazmaferez, aferez veya hemodiyaliz tedavileri için santral venöz kateter gerekir. Kalp pili, vena cava inferior (kalbe alttan gelen ana toplardamar) filtresi yerleşimi, venöz trombolitik (pıhtı eritici) tedavi gibi toplar damar sistemi müdahaleleri için de santral venöz kateter takılır. Bunlardan başka, özellikle kanser kemoterapileri için, sürekli olarak damardan verilmesi gereken ilaçlar ile tedavi gören hastalarda, kol damarlarının kullanılması sıkıntılı olduğunda venöz portlar, onkolojik tedavilerin damar yolu arama sıkıntısı olmadan uygulanmasına olanak vermiştir.

Port Kateter Nedir ?

Port kateter, kanser hastalarında venöz port denilen özelleşmiş bir santral venöz kateterdir. Venöz portların standart santral venöz kateterlerden farkı, port haznesinin cilt altına yerleştirilmesidir, böylece uzun süreli kullanıma olanak sağlamaktadır.

Periferik venöz kateter: Sıklıkla ön koldaki ve el sırtındaki toplar damarlar kullanılarak, kısa süreli damar içi ilaç tedavisi yapmak amacıyla kullanılan kateterdir. Hastaneye yatan hastaların %80’inden fazlasına intravenöz (IV) tedavi uygulanmaktadır. Periferik venöz kateter (IV kateter) de bu amaçla çok sık kullanılan ve tercih edilen kateter çeşitlerindendir. Dolaşım sistemi enfeksiyonu komplikasyonu gelişmesi nadir olmakla birlikte, bazı ciddi problemlere neden olabilmektedir. Yetmiş iki saati aşan uzamış kullanımlarda flebit, ekstravazasyon ve kateter enfeksiyonu gelişebilmektedir.

Üriner Kateter Nedir ?

Üriner kateter çeşitleri çok fazladır. Foley kateter, mesane içine yerleştirilen ve en sık kullanılan bir üriner kateter çeşididir. Geçici ve kalıcı türleri vardır. Değişik malzemelerden üretilmiş, iki veya üç kanallı, farklı çaplarda, ucunda şişirilebilir balonu olan kateterlerdir. Foley kateterlerin çok yaygın kullanım alanları vardır; İşeme sıkıntısı olan hastalarda mesane içindeki idrarı boşaltmak amacıyla, idrar yollarına yönelik ameliyatlarda, mesanenin alttan doldurulmasını gerektiren bazı tetkiklerde, idrar çıkışlarının takip edilmesi gereken bazı yoğun bakım hastalarında yaygın olarak foley kateter kullanılmaktadır. İlginizi Çekebilir: İdrarda Protein Kaçağı

Üriner sistemde kullanılan bir diğer kateter, nefrostomi adı verilen böbreğe kateter takılması işlemidir. Böbreğin normal olarak çalıştığı, ancak oluşan idrarı normal kanal ile (üreter) mesaneye boşaltamadığı bir çok durumda böbrekte idrar birikimine bağlı şişme (hidronefroz) görülür. Üreteri tıkayan hastalık; tümör, taş veya yaralanma olabilir. Bu durumda böbreğin süzdüğü idrar dışarı alınmazsa, bir süre sonra böbrek fonksiyonları kaybedilir. Böyle hastalarda dışarıdan ciltten bir kateter böbrek içine takılarak (nefrostomi) idrar dışarıdaki torbaya alınır, böylece böbreğin fonksiyonu korunmuş olur.

Üriner kateter çeşitlerinden bir diğeri de double j kateterdir. Bazı hastalarda böbrek ile mesane arasındaki kanal (üreter) içine de kateter yerleştirilerek hasta dışarıda bir kateter ve torba taşımaktan kurtarılabilir. Bu amaçla üreter içine yerleştirilen ve böbrekteki idrarı mesaneye taşıyan katetere double j kateter denmektedir. Bu kateterin her iki ucu da (böbrek ve mesane uçları) J şeklinde kıvrık olduğu için bu adı almaktadır. Hastanın beden büyüklüğüne göre bu kateterin de değişik boy ve çaplarda olanları vardır. Kateter nasıl takılır? Mesane içine sistoskopi cihazı ile girilerek üreter çıkış deliği görülebilirse bu yoldan (yani aşağıdan yukarıya, böbreğe doğru) yerleştirilir. Eğer bu mümkün olamamışsa, ciltten böbreğe ve oradan mesaneye (yukarıdan aşağıya) doğru da yerleştirilebilir.

Epidural Kateter Nedir ?

Yaygın kullanımı olan bir diğer kateter türü de epidural kateterdir. Omurilik kanalı içerisinde, epidural bölgeye uygulanan ilaçlarla anestezi, veya devamlı epidural analjezi, son dönem kanser hastalarında sıkça tercih edilen bir ağrı kontrol yöntemidir. Epidural kateter uygulaması ile epidural bölgeye uygulanacak ağrı kesici ilaçlar bu ağrı iletimini omurilik düzeyinde kesintiye uğratır ve ağrının ortaya çıkışı engellenir. Epidural kateter, ağrının yerine göre sırt veya bel bölgesine skopi cihazı ile görüntüleme kılavuzluğunda uygun iğne ile epidural aralığa girilerek ve iğnenin içinden kateter geçirilerek takılır.

Kateter Nedir, Kateter Çeşitleri Nelerdir konulu yazımızın sonuna geldik. Bir önceki yazımız olan Apse Nedir okumanızı tavsiye ederiz.


apse-nedir.jpg

Apse Nedir ?, Apse, vücudumuzun herhangi bir bölgesinde iltihaplı sıvı birikimine verilen genel bir isimdir. Apse oluşumu için öncelikle bakteri, mantar gibi değişik mikropların olması gereklidir. Bu mikroorganizmalar, vücut savunma mekanizmaları tarafından vücudun bir bölgesinde sınırlandırılarak yok edilmeye çalışılır. Kanımızda bulunan akyuvarlar mikroplarla savaşırken, vücudun bu bölgesinde iltihaplı bir sıvı birikimi olur. Bu apsenin adı vücutta yer aldığı organ veya bölgeye göre değişir. Apsenin yerine ve türüne göre değişik tedavi yöntemleri uygulanır. 

Anal Apse Nedir ?

Anal apse, sık görülen apselerdendir. Anüs dışkılama kanalı olduğu için mikroplara yoğun maruz kalınan bir bölgedir. Anüste bir zorlanma sonucu yüzeylerinde çatlak oluşumu, mikropların buradan girip çoğalarak anal apseler oluşmasına neden olur. Anüsün yakın çevresindeki bu apselere perianal apse adı da verilmektedir. “Peri” kelimesi, “kenarında”, “etrafında” demektir, “perianal” demek de, anüs kenarında veya yakın çevresinde anlamındadır. Bununla eş anlamlı olarak halk arasında çoğunlukla makatta apse de denilmektedir. Bu bölgedeki apseler birkaç milimetre büyüklükten başlayarak santimetrelerce çaplara ulaşabilmektedir. Dışkılama sırasında acı ve ağrı duyulması, yüksek ateş gibi hastalarda çok rahatsız edici şikayetlere neden olmaktadır. Perianal apse teşhisi konulduktan hemen sonra etkili bir şekilde tedavi edilmelidir. Tedavide temel prensip, uygun ve etkili antibiyotik ilaç desteği ile apsenin cerrahi olarak boşaltılması ve temizlenmesidir.

Perianal apse dışında, anüse yakın bölgelerde görülen bir diğer apse de pilonidal sinüs (kıl dönmesi, kuyruk sokumu apsesi) hastalığıdır. Tedavide temel prensip, apsenin cerrahi olarak boşaltılması ve temizlenmesidir.

Kuyruk Sokumu Apse Nedir ?

Kuyruk sokumu apse boşaltma ameliyatı en etkili tedavi yöntemidir. Hastanın ameliyat sonrası antibiyotik kullanması da gereklidir. Kuyruk sokumu apse boşaltma ve perianal apse ameliyatı sonrası iyileşme süreleri çok hızlıdır. Hastalar ameliyat sonrası hemen büyük bir rahatlama hissederler ve bir-iki gün içerisinde norml yaşam aktivitelerine dönerler.

Vajinal Apse Nedir ?

Vajinada apse, özellikle cinsel olarak aktif kadınlarda görülen apselerden bir diğeridir. Vajina, mikroplara yoğun maruz kalınan bir bölgedir. Vajinada bir zorlanma sonucu yüzeylerinde çatlak oluşumu, mikropların buradan girip çoğalarak vajinada apse oluşmasına neden olur. Bu bölgedeki apseler de birkaç milimetre büyüklükten başlayarak santimetrelerce çaplara ulaşabilmektedir. İlişki sırasında acı ve ağrı duyulması, yüksek ateş, kötü kokulu akıntılar gibi hastalarda çok rahatsız edici şikayetlere neden olmaktadır. Vajinada apse teşhisi konulduktan hemen sonra etkili bir şekilde tedavi edilmelidir. Tedavide temel prensip, uygun ve etkili antibiyotik ilaç desteği ile apsenin cerrahi olarak boşaltılması ve temizlenmesidir.

Peritonsiller Apse Nedir ?

Peritonsiller apse, sık görülen apselerden bir diğeridir. Tonsiller halk arasında bademcik olarak bilinir. Ağız yoluyla mikroplara yoğun maruz kalınan bir bölgedir. Mikropların buraya girip çoğalarak tonsillerin (bademciklerin) iltihaplanmasına ve şişmesine neden olur. Bu iltihaplanma ilerlerse bazı hastalarda tonsiller ve çevresinde apse oluşumuna yol açar ve bu duruma peritonsiller apse adı verilir. “Peri” kelimesi, “kenarında”, “etrafında” demektir, “peritonsiller” demek de, tonsil kenarında veya yakın çevresinde anlamındadır. Bu bölgedeki apseler de birkaç milimetre büyüklükten başlayarak santimetrelerce çaplara ulaşabilmektedir. Şiddetli boğaz ağrısı, yutma sırasında acı ve ağrı duyulması, yüksek ateş gibi hastalarda çok rahatsız edici şikayetlere neden olmaktadır. Peritonsiller apse teşhisi konulduktan hemen sonra etkili bir şekilde tedavi edilmelidir. Tedavide temel prensip, uygun ve etkili antibiyotik ilaç desteği ile apsenin boşaltılması ve temizlenmesidir. 

Periapikal Dişte Apse Nedir ?

Periapikal apse, dişlerde görülen, boyut olarak vücuttaki en küçük apselere bir örnektir. Diş çürükleri, diş eti hastalıkları gibi nedenlerle, diş kökleri dibinde veya çevresinde mikropların yerleşmesi sonucu oluşurlar. Periapikal apseler de, çevrelerinde şişliğe neden olan ve hastalarda son derece ağrılı olan apselerdir. Bu apseler, halk arasında dişte apse veya diş etinde apse olarak da adlandırılmaktadır. Dişte apse teşhisi konulduktan hemen sonra etkili bir şekilde tedavi edilmelidir. Öncelikle apseyi lokalize etmek, sınırlamak için uygun antibiyotik ile tedaviye başlanır. Sonra diş hekimi tarafından apse odağının boşaltılması ve temizlenmesi gereklidir.

Apse Nasıl Geçer ?

Apse nasıl geçer? Apsenin yerine ve türüne göre tedavi yaklaşımları değişiklik gösterir. Temel olarak apse odağının boşaltılması, yani direnajı en önemli ilkedir. Ancak apse oluşumu tam olarak olgunlaşmamış ise, mutlaka uygun bir antibiyotik ilaç ile baskılanmaya çalışmak gereklidir. Bu, apsedeki mikropların vücuda yayılmaması için önemlidir.

Apse drenajı, apse tedavilerindeki temel ilkedir. Apselerin pek çoğunda bu odak direne edilmedikçe (boşaltılmadıkça), içindeki mikroplar vücutta sürekli bir iltihap kaynağı olacaktır. Bu nedenle apse direnajı önemlidir. Apse direnajı, apsenin yerine ve türüne göre değişik tekniklerle yapılır. Apse odağına bir iğne veya kateter ile ulaşılıp boşaltılabilir, veya cerrahi olarak kesilerek ulaşılabilir. Apse sıvısı koyu kıvamlı olduğundan nispeten kalın bir iğne veya kateter kullanılmalıdır. Örneğin; memede apse varsa, ultrasonografik görüntüleme kılavuzluğunda, nispeten kalın iğneli bir enjektör ile apse içine girilerek boşaltılır. Boşaltılan apse kesesinin içi antiseptik sıvı enjeksiyonları ile yıkanarak temizlenirse, apsenin tekrarlama olasılığı azalmakta ve tedavi daha başarılı olmaktadır. Apse tedavisi sırasında hastanın antibiyotik kullanması da çoğu zaman gerekli ve önemlidir. 

Bu yazı Girişimsel Radyoloji Uzmanı Prof.Dr. M.Zekai Pekkafalı tarafından kaleme alınmıştır.


fibrokist.jpg

Fibrokist, memelerin ultrasonografik muayenelerinde en sık gördüğümüz iyi huylu kitlelerdir. Kist kelimesi içi sıvı dolu baloncuk anlamındadır. Memedeki iki temel doku yapısı bağ dokusu ve süt bezleridir. Memede bağ dokusu ile sarılı süt kanalları da yer almaktadır. Bağ dokusu oranının arttığı ve yoğunlaştığı meme yapılarında kılcal süt kanallarının tıkanması sonucu fibrokistler oluşmaktadır. Eskiden Fibrokistik Hastalık veya Mastopati dediğimiz bu yapı, kadınlarda çok büyük oranda görüldüğünden ve bu yapının kanser ile ilişkisi olmadığından, artık hastalık yerine Fibrokistik durum veya yapı olarak adlandırmayı tercih etmekteyiz.

Memede fibrokist

Memede fibrokist yapısının nedeni kesin olarak bilinmemekle birlikte, hormonal, psikolojik, çevresel nedenler ve beslenme ile ilgili olabileceğine ilişkin çalışmalar yapılmaktadır. Kadınların meme ultrasonografilerinde en sık gördüğümüz problemler arasında ilk sırada meme fibrokistleri gelmektedir.

Özellikle menapoz öncesi kadınların hemen hemen üçte birinde gördüğümüz bu kistlerin doğru değerlendirilmesi önem taşımaktadır. Meme muayenesinde temel hedef hastada meme kanseri olup olmadığının değerlendirilmesidir. Bu muayenelerde ayırt edilmesi gereken en önemli ve sık karşılaştığımız durumlardan biri memede ele gelen bir veya daha fazla kitlenin varlığıdır. Ele gelen kitlelerin en sık sebebi meme fibrokistleridir.

Fibrokist ağrı yapar mı?

Fibrokistik yapıdaki kadınlarda özellikle adet dönemlerinde beliren veya artan ve çoğunlukla koltuk altına doğru yayılan meme ağrısı şikayetleri olabilir. Gün içinde memelerde yanma, batma tarzında olabilir. Bazen de sürekli olur ve dokunma, üzerine yatma ile artabilir. Fibrokistlerin sayı ve büyüklükleri fazla ise genellikle ağrı şikayetleri daha da belirgindir. Memede fibrokist bazen yoğun içerikli ve iltihaplı olabilir, bu durumda da belirgin ağrı hissedilir. Bazen göğüs kafesi, omuz veya kalp kaynaklı bir ağrı hisseden hastanın meme ultrasonografisinde ağrı kaynağı olarak, mesela sol memede kist görebiliriz. Ağrılı fibrokistlerin de kanser ile ilişkisi olmadığı anlaşılsa bile ultrasonografi kılavuzluğunda iğne ile boşaltılarak tedavi edilmesi uygun olacaktır.

Fibrokist belirtileri

Kistler belirli büyüklüklere ulaşmadan veya yüzeyel yerleşimli değillerse elle muayenede ele gelmezler. Ancak ultrasonografide görülürler. Memede fibrokist belirtileri meme dokusunun kıvamına bağlıdır. Elle muayenede genellikle meme dokuları daha sert kıvamlıdır ve pütür pütür çıkıntılar hissedilebilir. Özellikle adet dönemlerinde daha da artan meme ve koltuk altı ağrıları olur. Meme cildine yakın fibrokistler, eğer yeterince büyükse hasta tarafından eliyle bulunabilir, genellikle yumuşak kıvamlı ve hareket edebilen yapıdadırlar.

Memede fibrokist kansere dönüşür mü?

Fibrokist olduğu kesin ise, bu kist basit kisttir ve kansere dönüşmez, kanser gelişme riskini de artırmaz. Ultrasonografide; kistin duvarı, sınırları, içinde bölmeleri olup olmadığı, kitle içeriği, damarlanması gibi özelliklerine göre gördüğümüz kisti, basit kist ya da komplike (şüpheli) kist olarak tanımlıyoruz. Kistler bir veya genellikle çok sayıda olur. Çapları birkaç milimetreden 10 cm ye kadar ulaşabilir. Bir kisti değerlendirirken büyüklüğünün önemi yoktur.

Ultrasonografideki görünüm özellikleri ve yapısı önemlidir. Ultrasonografide; duvarı düzgün sınırlı mı?, ince mi?, içinde bölmeleri var mı?, bir bölümünde veya duvarında kitle içeriyor mu?, renkli Doppler incelemesinde damarlanması var mı?, kireçlenmesi (kalsifikasyon) var mı? gibi araştırmalar yapılarak kanser yönünden önemli olup olmadığı değerlendirilir. Bu inceleme sonrası şüpheli görülen kistler ultrasonografi kılavuzluğunda meme iğne biyopsisi yapılarak patolojiye gönderilir. Memede elle muayene ile fibrokist ve kanser arasındaki fark kesin olarak ayırt edilemez. Ancak bazen fibrokistler, nispeten daha yumuşak kıvamlı, diğer kitleler ve kanser ise daha sert yapıda olabilir.

Fibrokist nasıl geçer?

Fibrokistler genellikle kendiliğinden geçmez, bilinen bir etkili tedavi yöntemi de yoktur. Ultrasonografik muayenede görülen fibrokistler, takip muayenelerinde genellikle sabit sayı ve boyutta seyretmekle birlikte, hastanın hormonal değişimleri ile artma, azalma, büyüme veya küçülme gösterebilir. Genellikle menapoz sonrası küçülür veya kaybolabilirler. Fibrokistlerin seyrinde başta psikolojik stres faktörler olmak üzere bazı olumsuz beslenme tarzlarının (fazla çay, kahve, kola, çikolata tüketimi gibi) rolü de vardır. Bunların düzenlenmesi de yarar sağlayabilir. Memede kisti yok eden sihirli bir formül yoktur. Öncelikle ultrasonografi, gerektiğinde mamografi, meme MR, biyopsi gibi radyolojik muayeneler ile bu kistlerin kanser olmadığının anlaşılması gerekir. Kanser ise cerrahi ve onkolojik tedavilere yönlendirmek, basit fibrokist veya iyi huylu bir kitle ise de radyoloji uzmanı tarafından takip edilmesi gerekmektedir.

Fibrokist ağrısı nasıl geçer?

Fibrokistlerin seyrinde başta psikolojik stres faktörler olmak üzere bazı olumsuz beslenme tarzlarının (fazla çay, kahve, kola, çikolata tüketimi gibi) rolü de vardır. Bunların azaltılması yarar sağlayabilir. Fibrokist bitkisel tedavi konusunda çeşitli fitoterapi önerileri bulunmakla birlikte, memede fibrokist ağrısını yok eden sihirli bir formül yoktur.

Fibrokist ameliyatı

Fibrokist iyi huylu bir kitle olduğu için ameliyat gereksizdir. Bazı durumlarda, girişimsel radyolojik yöntemle ultrasonografi kılavuzluğunda iğne ile boşaltılması gerekebilir; Birincisi; eğer ultrasonografide görülen kistin yapısı basit değil de şüpheli bir komplike kist veya yoğun içerikli iltihaplı bir kist ise iğne ile boşaltılarak patolojik inceleme yapılır. İkincisi; görülen kist büyük ve ağrılı ise yine iğne ile boşaltılarak tedavi edilebilir. Üçüncüsü; hastanın eline gelen ve kendisini psikolojik olarak rahatsız eden fibrokistler de iğne ile boşaltılarak hasta rahatlatılır. Bu işlemlerin tamamı radyoloji uzmanı tarafından ultrasonografi kılavuzluğunda yapılan tedavilerdir ve radyoloji uzmanı kanser teşhisi koymadığı sürece kesinlikle ameliyata gerek yoktur. Tüm kadınlarda meme sağlığı, taramaları ve hastalıklarında, ameliyat gerektiren bir durum olup olmadığının teşhisini koyacak, birincil ve temel doktorunuz meme radyolojisi konusunda deneyimli radyoloji uzmanı olmalıdır.


idrarda-protein-kacagi-nedir.jpg

İdrarda protein kaçağı sorunsalı hastalarımızın bizlere sıkça sorduğu sorunlardandır. Bu yazımızda idrarda protein kaçağı nedir, neden olur, tedavisi nasıldır ve gebelikteki durumlardan bahsedeceğiz. Konu ile ilgili sorularınızı alt kısımdaki yorum bölümünden veya iletişim sayfamızdan bizlere iletebilirsiniz.

İdrarda protein kaçağı nedir ?

Yediğimiz besinlerin önemli bir bölümünü oluşturan preteinler sindirilerek kana geçerler ve kan dolaşımı ile böbreklere gelirler. Böbrekler, kanda bulunan zararlı maddeleri filtre ederek idrar yoluyla atarken, proteinlerin idrara geçmesine izin vermez. Bununla birlikte, ateş, hipertansiyon, diyabet ve en sıklıkla da böbrek bozuklukları gibi bazı durumlarda, böbrek etkili bir şekilde çalışamaz. Bu, proteinlerin idrara kaçmasına neden olur. Çeşitli böbrek hastalıklarında bu filtreler (nefron veya glomerüller) hasarlandığında idrarda protein kaçağı görülür.

İdrarda Protein Kaçağı Nedir Tedavisi Sebepleri Nelerdir Nasıl Önlenir ? Gebelikte idrarda protein kaçağı | İdrarda protein kaçağı olanlar nasıl beslenmeli?

Protein kaçağı kaç olursa tehlikelidir ?

Normalde idrarda günde 150 miligramın altında protein bulunabilir. 24 saatlik idrarda bunun üzerindeki miktarlarda protein olmasına proteinüri (idrarda protein kaçağı) denir. Ancak klinik olarak hastalık kabul edilen ciddi protein kaçakları günlük 1 gramın üzerinde olan idrar protein değerleridir.

Günlük 3 gramı geçen değerler olduğunda, nefrotik düzeyde proteinüri var demektir. İdrarda az miktarda protein olması, bilhassa albümin denilen küçük moleküllü proteinlerin görülmesi hipertansiyon ve diyabet hastalarında böbreklerin etkilendiğini gösteren bir erken dönem bulgusudur (mikroalbuminüri). İdrarda protein kaçağının hastalar tarafından hissedilen belirli bir belirti veya bulgusu yoktur.

Genellikle proteinüri, hastaların yaptırdığı rutin idrar analizi sırasında tesadüfen fark edilir. Hastalarda protein kaçağı arttıkça; idrarda köpüklenme, vücutta aşırı su tutulmasına bağlı şişlikler, nefes darlığı gibi belirtiler ortaya çıkabilir. Şiddetli proteinürili hastalarda kanda albümin düşüklüğü ve buna bağlı vücut bölümlerinde sıvı birikimleri, ödem ve şişlikler görülebilir. İdrarda protein kaçağı ciddi bir durumdur ve doğru bir şekilde araştırılıp, sebebinin ortaya konulup, etkili bir şekilde tedavi edilmediği durumlarda, hastada kronik böbrek yetmezliği olması oldukça yüksek ihtimaldir.

Protein kaçağı neden olur ?

İdrarda protein kaçağı hastalığın türüne göre geçici ya da kalıcı olabilir. Ateşli hastalıklar, vücudun susuz kalması (dehidrasyon), kalp yetmezliği hastalıkları, gebelik, ağır ve zorlu egzersizler, stres ve sportif fiziksel aktiviteler yapılması gibi durumlar da idrarda geçici protein kaçağına neden olabilir (fonksiyonel proteinüri).

Bu durumlar mutlaka böbrek bozukluklarını göstermez, gerekli tedaviden sonra protein seviyeleri kendiliğinden normale döner. İdrarda protein kaçağının kalıcı olanları ise; Sistemik Lupus Eritomatozis (Lupus hastalığı), küçük damar iltihapları (Vaskülit), ailesel akdeniz ateşi (FMF), amiloidoz gibi romatolojik hastalıklar, böbrekleri de etkileyerek kalıcı protein kaçağına neden olabilirler.

Bunların dışında, detaylı ve kesin teşhisleri böbrek biyopsisi yapılarak konulabilen, glomerulonefritler başta olmak üzere çeşitli ve önemli bazı böbrek hastalıklarında da protein kaçağı olur (Nefrotik sendrom, Nefritik sendrom). Bazen mesane enfeksiyonları, kalp hastalıkları, multipl myelom ve bazı ilaçların kullanımı da proteinüri nedeni olabilir.

Gebelikte İdrar Protein Kaçağı

Normalde hamilelikte az da olsa bir miktar idrarda protein çıkabilir. Özellikle gebeliğin son haftalarında böbreklerin geçirgenliği arttığından bu normal kabul edilir. Ancak, bazı gebelerde, gebeliğin özellikle son dönemlerinde daha sık olmak üzere, gebelik zehirlenmesi de denilen preeklampsi durumu olmaktadır. Bu gebelerde tansiyon yüksekliği, idrarda protein kaçağı ve vücutta ödem görülmektedir. Annedeki bu durum kan dolaşımının bozulmasına ve bu da anne karnındaki bebeğin kan dolaşımı ile beslenmesini bozmaktadır. Böyle gebelerde, problemin anne ve bebek sağlığı açısından daha ciddi bir durum olan eklampsi riskinden dolayı, erken doğum kararı verilmesi gerekebilmektedir.

Tedavisi

İdrarda protein kaçağı bulunan hastaların tedavi prosedürü, altta yatan nedenlere dayanmaktadır. Öncelikle bu hastalar nefroloji uzmanları veya yoksa dahiliye uzmanları tarafından araştırılmalıdır. İlk basamakta detaylı laboratuvar testlerinin yanısıra böbreklerin ve idrar yollarının ultrasonografisi yapılmalıdır. Protein kaçakları böbreklere zarar veren bir durumdur ve sebebinin araştırılması gerekir. Öncelikle geçici ve böbrek dışı sebepler araştırılarak ayırt edilmelidir.

İdrarda kalıcı ve nefrotik düzeyde protein kaçağı olan hastalarda bunun sebebinin bulunabilmesi için böbrekten biyopsi yapılması ve patolojik mikroskobik incelemeler ile kesin tanı konulması gerekmektedir. Böbrekleri etkileyen romatolojik ve nefrolojik hastalıklarda, biyopsi sonucunda ortaya konulan hastalığa yönelik olarak etkin bir şekilde tedavi yapılmalıdır.

Nasıl Önlenir

İdrarda protein kaçağı bulunan hastaların nefroloji uzmanı doktor tarafından muayene ve araştırılması sonucu, bulunan hastalığına yönelik tedavisi dışında, sadece protein kaçağına yönelik özel bir önlem yoktur.

İdrarında Protein Kaçağı Olanlar Nasıl Beslenmeli ?

Proteinüri hastalarının kendi başlarına bitkiler, kocakarı ilaçları ve besin takviyeleri alması doğru değildir. Genel olarak bu hastaların beslenmesinde sodyum (tuzsuz diyet) kısıtlaması önemlidir. Hastanın detaylı kesin tanısına ve eşlik eden diğer hastalıklarına (diyabet, vb) uygun olarak beslenme diyeti belirlenmelidir.


memede-kist-sebepleri.jpg

Memede Kist Sebepleri ve Tedavisi. Kadınların meme ultrasonografilerinde en sık gördüğümüz problemler arasında ilk sırada meme kistleri gelmektedir. Özellikle menapoz öncesi kadınların hemen hemen üçte birinde gördüğümüz bu kistlerin doğru değerlendirilmesi önem taşımaktadır. Meme muayenesinde temel hedef hastada meme kanseri olup olmadığının değerlendirilmesidir. Bu muayenelerde ayırt edilmesi gereken en önemli ve sık karşılaştığımız durumlardan biri memede ele gelen bir veya daha fazla kitlenin varlığıdır. Ele gelen kitlelerin en sık sebebi meme kistleridir. Hastalarda meme kanseri yönünden yüksek kaygı ve tedirginlik olduğundan, meme kistleri hakkında bize sorulan bazı soruları burada cevaplamak istiyorum.

Memede kist neden olur?

Memedeki iki temel doku yapısı bağ dokusu ve süt bezleridir. Memede bağ dokusu ile sarılı süt kanalları da yer almaktadır. Bağ dokusu oranının arttığı ve yoğunlaştığı meme yapılarında kılcal süt kanallarının tıkanması sonucu kistler oluşmaktadır. Eskiden Fibrokistik Hastalık veya Mastopati dediğimiz bu yapı, kadınlarda çok büyük oranda görüldüğünden ve sadece bu yapının kanser ile ilişkisi olmadığından, artık hastalık yerine Fibrokistik yapı olarak adlandırmayı tercih etmekteyiz. Bu yapının nedeni hormonal, psikolojik, çevresel nedenler ve beslenme ile ilgili olabilir.

Memede kist olduğunu nasıl anlarız?

Kistler belirli büyüklüklere ulaşmadan veya yüzeyel yerleşimli değillerse elle muayenede ele gelmezler. Ancak ultrasonografide görülürler. Memede kist belirtileri nelerdir? Elle muayenede genellikle meme dokuları daha sert kıvamlıdır ve pütür pütür çıkıntılar hissedilebilir. Özellikle adet dönemlerinde daha da artan meme ve koltuk altı ağrıları olur.

Memede kist ve kitle arasındaki farklar

Memede kist ve kitle arasındaki farklar  elle muayenede ayırt edilemezler. Ancak bazen kistler nispeten daha yumuşak kıvamlı, diğer kitleler ise daha sert yapıda olabilir. Memede kist ağrı yapar mı? Fibrokistik yapıdaki kadınlarda özellikle adet dönemlerinde beliren veya artan meme ağrısı şikayetleri olabilir. Kistlerin sayı ve büyüklükleri fazla ise genellikle ağrı şikayetleri daha da belirgindir. Memede iltihaplı kist varlığında da belirgin ağrı hissedilir. Bazen göğüs kafesi, omuz veya kalp kaynaklı bir ağrı hisseden hastanın meme ultrasonografisinde ağrı kaynağı olarak, mesela sol memede kist görebiliriz. Ağrılı kistlerin de kanser ile ilişkisi olmadığı anlaşılsa bile ultrasonografi kılavuzluğunda iğne ile boşaltılarak tedavi edilmesi uygun olacaktır.

Memede kist kaç cm tehlikelidir?

Kistler bir veya genellikle çok sayıda olur. Çapları birkaç milimetreden 10 cm ye kadar ulaşabilir. Bir kisti değerlendirirken büyüklüğünün önemi yoktur. Ultrasonografideki görünüm özellikleri ve yapısı önemlidir. Ultrasonografide; duvarı düzgün sınırlı mı?, ince mi?, içinde bölmeleri var mı?, bir bölümünde veya duvarında kitle içeriyor mu?, renkli Doppler incelemesinde damarlanması var mı?, kireçlenmesi (kalsifikasyon) var mı? gibi araştırmalar yapılarak kanser yönünden önemli olup olmadığı değerlendirilir.

Memede basit kist ne demek?

Ultrasonografide; kistin duvarı, sınırları, içinde bölmeleri olup olmadığı, kitle içeriği, damarlanması gibi özelliklerine göre gördüğümüz kisti, basit kist ya da komplike (şüpheli) kist olarak tanımlıyoruz. Bu inceleme sonrası şüpheli görülen kistler yine ultrasonografi kılavuzluğunda meme iğne biyopsisi yapılarak patolojiye gönderilir. Ayrıca hastada ele gelen kistler, basit kist olsalar bile, özellikle ağrılı iseler, ultrasonografi kılavuzluğunda iğne ile boşaltılarak tedavi edilebilir ve hastanın eline gelen bir kitlenin de kaybolması ile psikolojik olarak rahatlatılabilir.

Memedeki kist kendiliğinden geçer mi?

Ultrasonografik muayenede görülen kistler takip muayenelerinde genellikle sabit sayı ve boyutta seyretmekle birlikte, hastanın hormonal değişimleri ile artma, azalma, büyüme veya küçülme gösterebilir. Memedeki kistler yok olur mu? Genellikle menapoz sonrası küçülür veya kaybolabilirler. Kistlerin seyrinde başta psikolojik stres faktörler olmak üzere bazı olumsuz beslenme tarzlarının (fazla kahve, çikolata tüketimi gibi) rolü de vardır. Bunların düzenlenmesi de yarar sağlayabilir. Memedeki kitleyi ne eritir? Memede kitleyi eriten sihirli bir formül yoktur. Öncelikle ultrasonografi, gerektiğinde mamografi, meme MR, biyopsi gibi radyolojik muayeneler ile kitlenin kanser olup olmadığının anlaşılması gerekir. Kanser ise cerrahi ve onkolojik tedavilere yönlendirmek, basit kist veya iyi huylu bir kitle ise de radyoloji uzmanı tarafından takip edilmesi gerekmektedir.

Memede kist için hangi doktora gidilmeli?

Kist ve diğer kitlelerin teşhisinde ve ayırt edilmesinde en etkili muayene yöntemi ultrasonografidir. Bu nedenle meme konusunda deneyimli bir radyoloji uzmanı doktora başvurulmalıdır. Diğer branşlardaki doktorlar da (Genel cerrah, Kadın-Doğum uzmanı gibi) ancak bir radyoloji uzmanının ultrasonografi ve mamografi muayenelerinin raporuyla fikir sahibi olabilecekleri için hastalar ilk adres olarak doğrudan radyoloji uzmanına başvurmalıdırlar.

 


Memede Kist Sebepleri ve Tedavisi 2


Kısaca


İlgili klinik branşın gerektirdiği görüntüleme alanındaki iş birliğini, en uygun maliyetle, en üst seviyede yararlılık, zararsızlık, çözüm odaklı inceleme ve tedavi yöntemlerini kullanarak hizmetinize sunmaktayız.



Web Tasarımı ve  Seo Hizmeti: Adwoox Seo Ajansı tarafından sağlanmaktadır.


Mail Bülteni


Kliniğimizde olan tüm gelişmelerden haberdar olabilmek için bültenimize abone olabilirsiniz.



Copyright 2020 Prof. Dr. Zekai Pekkafalı Her Hakkı Saklıdır.

sanal ofis fiyatları ankara